Bir Karaman Çalışması | Karamandan.com - | Karaman Haber

Bir Karaman Çalışması | Karamandan.com - | Karaman Haber

28 Şubat 2017 Salı
Bir Karaman Çalışması

Melek Öğretmen sınıfına büyük bir sevinçle girdi ve öğrencilerine, “Müjde çocuklarım, bugün bize bir konuk geldi ve sizlerle söyleşecek. Böyle bir konuğu ağırlamak ve onunla sohbet etmek herkese nasip olmaz” dedi.

Bütün öğrenciler merakla kapıya baktılar. Öyle ya! Öğretmenlerini bu kadar heyecanlandıran ve sevindiren, hem de çok az kişiye görünmesi nasip olan bu konuk acaba kimdi? Pür dikkat kapıya bakmaya başladılar.

Bembeyaz sakalları beline kadar inen ve yüzünden etrafına ışık saçılan, yaşlı ama dimdik yürüyen, elindeki kaliteli bir ağaçtan yapıldığı belli olan bastonunun avuçluğunun ucunda sayfası açık bir kitap figürü bulunan güler yüzlü bir dede girdi kapıdan. 

Sınıfın ortasına kadar yürüdü ve yumuşak ama insanı delip geçen bir bakışla herkesi tek tek süzdü. Bütün öğrenciler büyülenmiş gibi ayakta nefes aldıkları dahi belli olmadan bu yaşlı adama bakıyorlardı.

Yumuşacık ama bir o kadar da sevecen bir sesle öğrencilere “Merhaba arkadaşlar, günaydın. Nasılsınız?” dedi.

Öğrenciler hep bir ağızdan, “Günaydın, iyiyiz” dediler.

Melek öğretmen onlara oturmaların söyledi. Oturdular. Hepsi “Bu adam kim? Buraya niye geldi? Bizlerle ne söyleşecek acaba diye düşünüyorlardı.

Yaşlı adam onların ne düşündüklerini bilmiş gibi konuşmaya,  konuşurken de sessiz, yavaş adımlarla sınıfı dolaşmaya ve öğrencilerle yakından göz göze bakarak anlatmaya başladı.

karaman ile ilgili görsel sonucu

Arkadaşlar! Benim adım “Tarih Dede” dedi.

Herkes şaşırmıştı. Tarihin böyle bir sıfatla karşılarına çıkmasını kimse belemiyordu elbette. Öğrencilere de “Arkadaşlar” diye sesleniyordu. Hem yaşlıydı,  hem de onlarla yaşıtları gibi konuşuyordu.

“Ben dünya var oldu olalı bütün yeryüzünde ne olmuşsa hepsini bilirim. Şu anda da neler oluyorsa hepsini beynime ve bastonumun ucundaki bu kitaba yazıyorum ve anında  onlar da Tarihin bir parçası oluyorlar” dedi.

Öğretmeniniz olan Melek Hanım akşam beni davet etti ve “Tarih Dede, ne olur benim öğrencilerimle bir sohbet etmeye sınıfıma gelsen. Ben öğrencilerimi çok seviyorum ve onların iyi şeyler öğrenmelerini istiyorum. Ama öğrendikleri doğru şeyler olsun. Sen, Tarih Dede olarak birinci ağızdan, benim öğrencilerime yaşadıkları kenti yani Karaman’ ı anlatsan istiyorum” dedi.

Ben de, böylesine içten bir daveti kıramadım. Bakın işte size geldim. Ne dersiniz yaşadığınız bu güzel Anadolu kentini sizinle birlikte bir daha öğrenmeye çalışalım mı?

Öğrenciler hep bir ağızdan “Eveeet!” diye yanıt verdiler.

Peki, bana Karaman hakkında neler bildiğinizi söyleyebilir misiniz?

Ön sırada oturan Yunus parmak kaldırdı. Tarih Dede ona söz verdi.

Yunus; “ Karaman Ota Torosların eteğinde kurulu, genelliği Ova görünümlü, Ovasının da tam ortasında Karadağ ile süslenmiş, havası temiz, iklimi sağlam bir kentimizdir Tarih Dedeciğim. Öğretmenimiz bize burasının ortalama 8000 yıllık bir yerleşim merkezi olduğunu söyledi.” Dedi.

Hatice söz istedi.

“Tarih Dedeciğim, Karaman ilinin merkezi dışında beş tane ilçesi vardır. Bunlar, Doğusunda Ayrancı, Batısında Kâzım Karabekir, Güney ve Güneybatı yönlerinde Ermenek, Sarıveliler ve Başyayla ilçeleridir. Ayrancı ve Kâzım Karabekir ovalıktır. Diğer üç ilçemiz ise Toros Dağlarının tam ortasında yer alırlar. Bu nedenle Karaman zengin bir coğrafi yapıya sahiptir” dedi.

Hatice konuşmasını bitirir bitirmez, Nuri hemen söze girdi. “Tarih Dedeciğim, Atatürk’ümüz de Karamanlı’ dır. Kızıloğuz Türkmenlerindendir. Birçok üniversite Atatürk’ ün soyu hakkında araştırma yapmış ve Karamanlı olduğunda ittifak etmişlerdir. Genel Kurmay Başkanlığı arşivlerinde de Karamanlı olduğu açıkça belirtilmiştir.

Dahası da var. Yunus Emre, Atatürk’ ün silah arkadaşı, Şark Fatihi, Yetimler babası Kâzım Karabekir Paşa, Ünlü amiral ve haritacı Piri Reis, Denizci Kemal Reis, Şeyh Edebali gibi bir çok ünlü kişi de Karamanlı’ dır.

Tarih Dede çok sevinmişti. Melek öğretmene dönerek; “Melek Arkadaşım, bu arkadaşlarıma ne de güzel şeyler öğretmişsin, seni kutluyorum, hepsinin de gözlerinden öpüyorum” dedi.

Tüm sınıf ve Melek öğretmen gururlanmış ve duygulanmışlardı. Eee!, ne de olsa Tarih Dede onları övmüştü.

Başka söz isteyen de olmadı. Çünkü herkes sabırsızlıkla Tarih Dede’ nin onlara neler anlatacağını merak ediyorlardı.

Tarih Dede derin bir soluk alarak kadife gibi bir sesle anlatmaya başladı.  Gök mavisi gözleri hafifçe yukarıya bakarak sanki Samanyolu Yıldız kümesinin içinde bir şeyler arar gibiydi.

“Arkadaşlarım, içinde yaşadığınız bu güzel şehir Karaman, tarihin en eski yerleşim merkezlerinden birisidir. Milattan önce Hitit’ler, Frigyalı’lar, Lidyalı’ lar ve Yunanlı’ lara ev sahipliği yapmıştır.  1200 lü yılların başlarından itibaren de Oğuzların (Salur) Afşar boyundan olan Karamanlı’ lar bölgede hâkim olmuşlardır.

Eski adı Laranda idi. Daha sonraları Larende olarak anıldı. Milattan sonra 1256 yılında Karamanoğulları’ nın başkenti oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra da resmi adı Karaman şehri olarak kayıt edildi.

Böylesine eski ve zengin bir tarihe sahip olan Karaman, elbette orada yaşayan tüm uygarlıkların izlerini de halen taşımaya devam etmektedir.

 

türklerden önce karaman ile ilgili görsel sonucu

 

TÜRKLERDEN ÖNCE KARAMAN

Süleymanhacı Köyü Bozdağ mevkiinde yapılan kazılarda 10.000 yıl öncesine ait yerleşkeye ait bulgular elde edilmiştir. Bu kazı daha sonra devam edilmek üzere yarım kalmış durumdadır.

Adakale Süleymanhacı arasında bulunan Kızıldağ’da Hiti Kralı Hartapus’ un rölyefi ve bazı ayak izi figürleri bu bölgenin önemini göstermektedir.

Karadağ, Karaman ovasında değerine paha biçilmez bir tarihi ve turistik bir dağdır.

Hemen yanı başında ovanın tam ortasında göğe yükselen anaç bir volkanik dağ olan Karadağ’ ın en yüksek yeri olan Mihaliç tepesinde Hititler’ e ait yazıtlar (hiyeroglif) ve Bizanslılar’ a ait kiliseler bulunmaktadır.

Bu Kiliselere Binbir Kilise denilmektedir.

Binbir Kilise Karadağ’ ın yüksek tepelerine kurulmuş bir dizi Kiliseye verilmiş toplu bir addır. Gözdağı, Başdağ, Kızıldağ gibi adlarla anılan tepelerde bu kiliseler kurulmuş ve şimdiki Madenşehri yerleşkesinin içinde kalan Merkez Bazilikası ile görkemli tarih anıtları olarak günümüze kadar gelebilmişlerdir.

Karadağ’ın üzerinde orta çağ Bizans sanatını yansıtan birçok kalıntı vardır. Bu kalıntılar Madenşehri Öreni, Yukarı Ören ve Değle Öreni adıyla bilinen yerlerde yoğunluk gösterir.

Yöre halk arasında Binbirkilise olarak bilinir. Binbir sözcüğü Türklerin eski gelenekleri ile ilgilidir. Burada 20. yüzyılın başlarında araştırma yapmış olan Ramsay ve Bell köylülerin yöreyi bu şekilde adlandırmalarından esinlenerek kitaplarının adını “The Thovsand And One Churches” koymuşlardır.

Bölgedeki yapıların tarihsel süreç içerisindeki başlangıç ve bitiş tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte Bizans Devri yerleşkesi 4 – 9. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir. Ancak Karadağ Hititler tarafından kutsal kabul edilmiş bir dağdır.

Mahalaç tepesinde bulunan Hiyeroglif kitabe bunu göstermektedir. Ayrıca Başdağ’ da bulunan askeri yapıların tarihi Bizans Devrinden daha önceye inmektedir..

Bu kadar çok yapı kalıntısının olduğu görülen ve önemli bir konuma sahip olduğu anlaşılan Binbirkilise Örenyeri’ nin hangi antik kentin kalıntıları olduğu halen anlaşılamamıştır.

Bölge değişik araştırmacılar tarafından Lystra, Derbe, Barata, Siderepolos ve Hyde olarak adlandırılmış ancak bu kentlerin çoğunun gerçek yerinin bulunması sonucu Barata adı öne çıkmıştır.

Bu bölgede yer alan yapılar başta İstanbul olmak üzere Bizans Sanatı olarak tanımlanan özelliklerden farklılık gösterirler. Bu durum genel Bizans Sanatının yerli üslupla karışması olarak özetlenebilir.

Binbirkilise yapıları düzgün kesme taşlarla ve kireç harcı ile inşa edilmişlerdir. Dini yapılarda bazilikal, Latin Haçı, serbest haç, yonca ve yuvarlak planlar görülmektedir. Binbirkilise’ de dini yapıların çokluğu dikkat çekicidir.

Ancak bu dini yapıların yanında manastırlar, sarnıçlar, mezar yapıları, askeri yapılar ve konutlar da bulunmaktadır. Esasen Karadağ’ ın bu yüksek kesimlerinin dışında ovaya yakın olan bölümlerinde de birçok ören yeri kalıntıları bulunmaktadır.   

Bölgede araştırma yapan yerli ve yabancı araştırmacılar yapıları numaralandırmışlardır.

Başdağ’ ın üzerinde kesme taşlar ile etrafı örülmüş bir göl bulunmaktadır. Hazreti İsa’ nın havarilerinden Sen Pol (Paulus) bir süre İlistra’ (Yollarbaşı) da kaldıktan sonra Karadağ’ a gelmiş ve Karadağ’ ın bu şekilde oluşmasında büyük katkı sağlamıştır.

Her ne kadar son yıllarda büyük tahribat görmüşlerseler de kalıntıları o dönemleri bize anlatmaya yetiyor.”

Bütün sınıf olağanüstü bir müzik dinletisi dinler gibi Tarih Dedenin kadife sesinden yaşadıkları kentin tarihini ve gezilip görülmesi gereken yerlerini dinliyorlardı. Dinlemiyorlar sanki yudum yudum içiyorlardı.

 

Tarih Dede devam etti.

 

Sen Pol, Karadağ’ ın eteklerinde olan Derbe’ ye geçti ve burada bir dinsel yerleşke oluşturdu.  Oradan da Kapadokya’ ya gitti.

 

Ekinözü Köyümüzün hemen yanı başında bulunan Derbe Höyüğünde kazı çalışmaları başlamış ve zengin bulgular elde edilmiştir. Çalışmalar devam etmektedir.

 

Karaman merkeze bağlı Ekinözü köyünün 3 km kuzeyinde yer alan höyük yüzeyinde Bronz Çağı, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ati çanak çömlek parçaları bulunmaktadır. Hıristiyanlığın ilk yıllarında önemli bir piskoposluk merkezi olan Derbe’nin adı İncil’de de geçmekte ve günümüzde Hıristiyanlar tarafından hac mekânı olarak kabul edilmektedir. Derbe, Hz İsa’nın havarilerinden Pavlos ve Barnabas tarafından M.S. 47,49 ve 53 yıllarında 3 kez ziyaret edilmiş, Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılmasında önemli bir merkez olmuştur. Pavlos ve Barnabas ilk ziyaretlerinde Kıbrıs, Aspendos, Yalvaç, Konya, Lystra (Hatunsaray) ve Derbe yolunu izlemiş; bu ilk ziyaretlerinde Konya ve Lystra’da iyi karşılanmamışlardır. Bunun üzerine kısa bir süre sonra bu kentlerden ayrılmak zorunda kalan Pavlos ve Barnabas, Derbe’de çok iyi karşılanmış, uzun süren vaazlar vermiş ve birçok taraftar.

 

Canhasan Höyükleri Karaman’ın 13 km kuzeydoğusundaki Canhasan (Alaçatı) köyünde yer alan 3 höyükten biri olan Canhasan III höyüğünde, kesintisiz 7 katlı yapı tespit edilmiş, çanak çömleksiz Neolitik döneme tarihlendirilmiştir. Höyükteki yapılarda kerpiç ve tuğla kullanıldığı tespit edilmiş, dikdörtgen planlı konutlarda genellikle “Pise” tekniğinin kullandığı belirlenmiştir. Canhasan II höyüğü ise Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşmeye sahne olmuştur. Son olarak Canhasan I höyüğünde de kerpiç kullanılarak dikdörtgen veya kare planlı yapılar olduğu tespit edilmiştir. Burada yaşayan insanların Yakın Doğu ve Mersin bölgesi ile ilişkileri saptanmış olup tarım ve hayvancılığa dayalı bir ekonomik yapıya sahip oldukları belirlenmiştir. Yapılan kazılara göre höyük M.Ö. 4.300 tarihinde terk edilmiş, uzun süre boş kaldıktan sonra Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde yeniden yerleşim alanı olmuştur. 

 

İçinde 400 ün üzerinde özgürce kendi hallerinde yaşayan yabani atlar vardır. Ayrıca Yaban Hayatını Koruma Kurulu tarafından dağa salınan ve dünyada ender bulunan Anadolu Yaban koyunu cinsinden 40 kadarı dağa uyum sağlamış ve çoğalmaya başlamışlardır.”

 

tarih ile ilgili görsel sonucu

TARİHİN YAŞI

 

Tarih Dede birden durdu ve öğrencilere bir soru sordu. “Arkadaşlar, niye sizlerden çok yaşlı olduğum halde hepinize arkadaşlar diyorum, hiç merak ettiniz mi?”

 

Hepsi de deli gibi merak etmişlerdi ama hiç birisi de bunu sormaya cesaret edememişlerdi. Tarih Dede kendiliğinden bu meraklarını giderecek adımı atıvermişti.

 

“Ben dünya kurulduğu günü de biliyorum, o günden bu yana geçen tüm olayları, kurulan ve yıkılan tüm uygarlıkları da biliyorum. Ama bakın bu günü de yaşıyorum. Bu günkü olayları da bu bastonumun ucunda takılı olan kitabıma kaydediyorum. Sizlerden sonra da yaşamaya ve o zamanlardaki olayları da yazmaya devam edeceğim.

 

Bu nedenle ben herkesten yaşlıyım ama aynı zamanda da herkesle yaşıtım. Sizlerin de yaşıtı olduğum için arkadaşlar! Diye hitap ediyorum.” Dedi. Çocukların bu merakları da giderilmiş ama tarihin ne olduğunu da bir iyice anlamışlardı.

 

Tarih salt geçmiş değil, geçmişten geleceğe uzanan bir yolculukmuş, bunu anladılar.

 

KARAMANOĞULLARI ile ilgili görsel sonucuKARAMANOĞULLARI

Tarih Dede anlatmaya devam etti.

Karamanlı’ lar, Oğuz Türklerinin Avşar ve Salur Boylarına mensubiyeti tartışılan bir oymaktır. Bu oymakta her iki boydan beylerin olduğu yağın ve kabul edilen görüştür. Karamanoğulları Beyliğini kuran oymağın Avşar olduğu kabul edilir.

Karamanoğullarının ilk beyi Nureddin Bey ( Nuri Sufi) dir. Büyük göçler esnasında Karamanlı’ ları, Alparslan, Şirvan Han, Sadettin ve Nureddin Beyler yönetmişlerdir.  

1238-39 yılları arasında Anadolu’ ya göçen Nureddin Bey emrindeki bu oymağı, Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat, Ermenek bölgesine yerleştirmiştir.   

Nureddin Bey o zamanda Anadolu’ nu Türkleşmesine fikri katkı veren ve Türklerin birlik ve dayanışmasını isteyen Babai Şeyhlerinden Baba İlyas Horasan’ ye intisap etmiştir.    Bu katılmadan sonra Nure Sofi lakabını kullanmaya başlamıştır. Bu nedenle Karamanoğullarının kurulmasında Babai Tarikatının önemi büyük olmuştur.  Babai Tarikatı şeyhlerinden Muhlis Baba, Nure Sofi’ nin vefatından sonra, oğlu Karaman Bey’ i tarikat Şeyhlerinden birisi yapmıştır.

Nureddin bey Ermenek ve Larende Bölgesindeki farklı etnik ve inanç yapılarını bir arada toplamayı başarmış ve güçlü bir beylik oluşturmuştur. Bu dönemde Mut ve Silifke’ yi egemenlik sahası içine katan fetihler yapmış, bunun için de Memluklular ve Moğollar ile savaşmıştır. Yenilmez Moğallar’ a karşı yapılan bu direniş savaşları Nure Sofi’ ye diğer Türkmen Beylikleri arasında prestij kazandırmış ve Türkmenler arası birlikteliği kolaylaştıran etkenlerden olmuştur.

Osmanoğullarından sonra Anadolu’ da hüküm süren en uzun ömürlü beylik, Karaman Beyliği olmuştur.

Nure Sofi’ den sonra Karamanoğullarının başına geçen Karaman Bey, onları bir boy olmaktan çıkarıp güçlü bir beylik haline getirmiştir.

Karamanoğlu Beyliği 1250 yıllarından Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ve Karamanoğlu Beyliğini ortadan kaldırdığı 1450’li yıllara kadar tam 200 yıl boyunca zaman zaman sınırlarını genişleterek Ankara, Kayseri, Kırşehir, Yozgat, Antalya, Alanya, Silifke,  Mersin, Afyon, Isparta gibi şehirlerde kendi hâkimiyetini kurmuş, Türk birliğini korumuş ve bu bölgelerin Türkleşmesini sağlamıştır.

Zira Karamanoğulları her gittikleri belde ve bölgeye kendi gelenek ve göreneklerini en başta yemek kültürlerini mayalı, batırık ve arabaşılarını götürmüşlerdir. 

Karamanoğlu Mahmut Beyin yenilenen türbesi Ermenek ilçemizin bir köyü olan Balgason - Balkusan- köyünde bulunmaktadır. Dil Bayramı törenlerinin açılış bölümleri her yıl orada yapılır.

Karamanlı’ lar Anadolu Selçukluları zayıflayıp yıkıldıktan sonra bağımsızlıkların ilan etmişler ve Larende (Karaman) kentini başkent yapmışlardı.

Daha sonra Moğolların bölgeyi işgal etmelerine karşı savaşmış, onları yenilgiye uğratmış ve Konya’ yı Moğol işgalinden kurtararak başkent yapmıştır.

Selçuklu sarayında kullanılan Arapça ve Farsça’ yı kullanmak istemeyen Karamanoğulları’ nın o günkü lideri Karamanoğlu Mehmet Bey, bu dillerin kullanılmasını yasaklamış ve Türkçeyi Devlet dili olarak ilan etmiştir.

“Bugünden sonra, divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” diyen ünlü ferman, Türk Tarihine, Türkçenin kurtuluşunun fermanı olarak geçmiştir.

O tarihlerde Anadolu Selçuklularının resmi dili Arapça, edebiyat dili Farsça idi. Yönetenlerle yönetilenler arasında dil konusunda büyük farklılıklar meydana gelmişti. Dil farkı büyük tepkiler doğurdu. Hacı Bektaş Veli, Tapduk Emre, Yunus Emre, Âşık Paşa, Sarı Saltuk ve Karamanoğlu Mehmet Bey başta olmak üzere daha birçok kültür tarihinin büyük simaları Türk kültür ve medeniyetinin tahrip edilmekte ve yok edilmekte olduğunu görerek, siyasi ve kültürel varlıklarımızı koruma mücadelesine girişmişlerdir.

Bugün Karaman halkının civar yerleşim bölgelerine nazaran daha düzgün bir lisan kullanmasını bu fermanda aramak lazımdır.

Karamanlılar kuvvetli düşmanlarının karşısında sarp yerlere bilhassa Toros dağlarına çekilerek korunurlar ve tehlike geçince tekrar İçel ve Larende (Karaman) tarafına geçerlerdi.

Geçitler vasıtasıyla Konya'ya ulaşan ticaret kervan yollarını kontrol eden Karamanlılar, Ceneviz, Kıbrıs ve Malta tacirlerinden aldıkları vergiler ile mühim bir gelir temin ediyorlardı. Lamos, Silifke, Anamur, Manavgat gibi kendilerine ait limanlardan tahsil ettikleri gümrük resmi önemli gelirlerdendi.

Karamanoğullarının Alaaddin Bey'den itibaren, devlet parası olarak kabul edilen gümüş sikkeler kullandıkları görülmektedir.

 

TÜRK DİL BAYRAMI karaman ile ilgili görsel sonucu

TÜRK DİL BAYRAMI

Bugün de hepinizin bildiği gibi bu fermanın yayınlandığı 13 Mayıs Tarihinde Karaman’ da Türk Dil Bayramı adı ile bayram yapılır. Resmi törenler düzenlenir, bilim adamları dil üzerine söyleşiler yaparlar, konferanslar verirler, gazeteler, dergiler özel dil sayıları çıkarırlar ve müzikli eğlenceler düzenlenir. Zaman zaman Türkiye Büyük Millet Meclisinin resmi himayesinde yapılan bu bayram, aynı zamanda dilimizin yabancı dillerden arındırılmasının, bağımsız ve özgür bir ülke için ne büyük bir değer taşıdığını da her yıl bütün Türk dünyasına hatırlatır.”

 

Bu nedenlerden dolayı Karaman, Türk Dilinin Başkenti olarak anılır. Dünyadaki Türk Cumhuriyetlerinin hepsinden gelen temsilciler 07-13 Mayıs arasında Karaman’ da Türkçe’ yi daha iyi yerlere getirmek için çalışmalara katılırlar.

 

Bir Karamanlı olarak Dil konusunu Tüm Türk dünyasından daha fazla gündemde tutmamızın sebebi, tarihin bize vermiş olduğu ve vazgeçilemeyecek kadar değerli bir görevin ifasından ibarettir.

 

Türk bağımsızlığının ve özgürlüğünün biricik göstergesi durumundaki saf Türkçemiz üzerinde özenle durmak ve atalarımızın bu emanetine sahip çıkmak ve onu daha da zenginleştirmek her Karamanlı için vazgeçemeyeceği bir savaştır.

 

Karamanoğlu Mehmet Bey ve onun fermanı bizim için bir vesiledir.

 

Yunus Emre bizim dilimiz ve özgürlüğümüz için bir hazinedir ve Karamanlı felsefesi ile tam bir uyum içindedir.

 

Dili Yunus’ tan, Yunus’ u dilden ve Karaman’ dan ayırmak kimsenin haddi değildir. Karamanlı mahşere dek, özgürlüğü olan diline ve onun muhteşem taşıyıcısı koca Yunus’ a sahip çıkmaya ve bu uğurda gerekirse her türlü bedeli ödemeye hazırdır.

 

aktekke cami ile ilgili görsel sonucu

AKTEKKE CAMİSİ

Arkadaşlar!

Madem Türk Dil Bayramı için Karaman’ a gittik hadi şehrimizi şöyle bir gezelim isterseniz.

Sınıfça okuldan çıkarak Karaman içinde Tarih Dede önde onlar arkada, halkın meraklı bakışlarına aldırmadan yürüdüler, yürüdüler ve Dede’ yi dinlediler. O, ne anlatırsa su gibi içiyorlardı.

“Törenlerin yapıldığı Kent Meydanına duvar komşusu olan Aktekke Camisine bir bakalım. 1370 yılında Alâeddin Bey tarafından yaptırılan Cami, Mevlana Celaleddini Rumi’ nin annesi ve kardeşlerinin mezarlarının bulunduğu bir ibadethanedir.  Mevlana Konya’ ya göçmeden önce yedi yıl Karaman’ da yaşamış, annesi Mümine Hatun, karısı ve kardeşi burada vefat etmişlerdir.” Bu nedenle her yıl Mevlana’ yı anma törenleri (Şeb-i Arus) Karaman’ da başlar, Konya’ da devam eder.

hatuniye ile ilgili görsel sonucu

HATUNİYE MEDRESESİ

 

Karaman İl Merkezinde yer alan Hatuniye Medresesi, Osmanlı Sultanı Murat Hüdavendigar'ın kızı, Karamanoğlu Alaaddin Bey'in karısı Nefise Sultan tarafından, 1382 yılında yaptırılmıştır.

 

Medrese açık avlulu, tek eyvanlıdır.

 

Medresenin avlusu revaklarla çevrili olup doğu ve batı cephelerinde öğrenci hücreleri yer alır. Medresede yapı malzemesi olarak kesme taş kullanılmıştır.

 

 Yapıda süsleme taç kapı, eyvan kemeri, köşe odaların girişlerinde yoğunluk gösterir.  

 

Süslemelerde geometrik motifler yanında, bitki motifleri, rumi (yarım palmiye süslemesi) ve palmetler,(Palmiye yaprağı şeklinde süsleme motifi) yazı, kuşakları ana şemayı oluşturur. Hatuniye Medresesi, günümüzde toplantı ve güzel sanatların sergilendiği sergi salonu olarak kullanılmaktadır.

 

Bir ara lokanta olarak kullanılmış ise de bu yanlıştan dönülerek tarihi ağırlığına uygun hizmetlerde kullanılmak üzere lokanta tahliye edilmiştir.

 

KARAMAN MÜZESİ

 

Merkez ilçesinde bulunan Karaman Müzesi Karamanoğulları Beyliği döneminin en güzel ve en çekici mimari özelliklerini yansıtan bir örnektir. 

 

Hatuniye Medresesi'nin arkasında bulunan müze, Karaman'da ve çevresinde tarih öncesine dayanan birçok uygarlıktan izler taşıyan eserler sergilenmektedir.

 

Fakat Karaman'da müzecilik faaliyetlerine geç başlanmasından dolayı daha önce bulunan tarihi kalıntılar başka müzelere sergilenmesi için gönderilmiştir. 

 

1961 yılında kurulan ilk müzenin açılmasından sonra kalıntılar için bir girişimde bulunulmuştur. Ardından eserler 1963 yılında yapılan bir binaya taşınmış ve daha sonrasında 1971 yılında şimdiki binasında varlığına devam etmektedir. 

 

Teşhir salonu, depo, fotoğrafhane, kitaplık, Bizans ve Türk İslam dönemine ait eserler sergilenmektedir. Sergilenen eserler; Hitit, Urartu, Roma, Bizans, Venedik, Yunan, Osmanlı, Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği'nden günümüze kadar gelen yapıtlardır. Geniş yelpazesiyle her türlü bilgiyi aktaran Karaman Müzesi, araştırma yapanların ve müzelere ilgi duyanların ilk uğrak yerlerinden biridir.

 

Müzede, özellikle biraz sonra bahsedeceğimiz Manazan Mağaralarında bulunan ve önemli oranda dokularının günümüze dek ulaştığı 1500 yıllık bir kadın kalıtına hayretle baktılar.

 

Tarih Dede bu cam serginin önünde durdu ve onlara şöyle dedi. “Arkadaşlar, bu kadın cesedinin birçok dokusunun ve üzerindeki giysisinin renklerinin dahi bozulmadan günümüze kadar gelmesinin nedeni, mağaranın yapıldığı killi kireç taşının, her mevsim ısıyı ve nemi sabit tutma özelliğinden kaynaklanmıştır.”

 

Ayrıca tümüyle muhteşem bir tarihin kalıntılarını bahçede ve içeride gördüler, incelediler.

 

KARAMAN KALESİ

karaman kalesi ile ilgili görsel sonucu 

Tekrar Batıya doğru yürümeye devam ettiler ve önlerine kesme taşlardan yapılmış, bakımlı ve Hisartepe denilen toprak bir yükselti üzerine kurulmuş görkemli Karaman Kalesi ‘ ne geldiler. Burası bir iç kaleydi.

 

Dede bu yapı hakkında bilgi verdi.

 

Karaman İl Merkezinde yer alan, Karaman Kalesi’nin yapımı 11. yy’ın sonlarında 12. yy başlarında inşa edildiği düşünülmektedir.

 

1465 li yıllarda,  kalıntıları kalmış olan kalenin üzerine yeniden inşa edilen ve birkaç kez onarımdan geçerek iç kalesi günümüze ulaşan bir yapıdır.

 

Karaman Kalesi, iç içe üç surdan oluşmaktadır. Bunlar dış, orta ve iç kale adlarını almaktadır.

 

Bunlardan biri höyük üzerinde yer alan iç kale sağlam olarak günümüze ulaşabilmiştir.

 

Höyüğün etrafını dolaşan orta kale surlarının bir bölümü ayakta kalabilmiştir.  

 

Selçuklular devrinde yenilenme görmüş, sonraki dönemlerde ise kent Karamanoğulları’nın egemenliğine girdiğinde kentin surları tekrar yenilenmiştir. Osmanlılar 1465 yılında iç kaleyi tekrardan onarmışlardır.

 

Bu onarımlarda daha önce yıkılmış olan yapıların kitabeleri ve mimari parçaları kalenin beden duvarlarında kullanılmıştır.

 

İç kale Bronz, Roma ve Bizans çağlarına ait izler taşıyan bir höyük üzerinde yer alır. İç kale dördü yuvarlak beşi dört köşe olmak üzere dokuz kuleden oluşmaktadır.

 

Etrafı yeni belediyeler tarafından temizlenmiş, açılmış, yeşillendirilmiş ve yapı karakterine uygun taşlarla yapılmış çevre duvarları ile derli toplu hale getirilmiş olan bu anıt yapı yılın her günü ziyaretçilerini beklemektedir.

 

Bu günlerde içinde yapılan kazılarda paha biçilmez kalıtlar bulunmuş ve kazı çalışmalarına devam edilmektedir. Bundan sonra bir açık hava müzesi olarak kullanılacağı konusunda karar alınmıştır.”

 

YUNUS EMRE

 

Ne dersiniz? Aynı yoldan geriye tam doğu yönüne dönelim ve İsmet Paşa caddesini boydan geçerek Yunus Emre’ nin türbesi ve camisine ulaşalım mı?

 

Neşe içinde yürüdüler ve Yunus Emre türbesine vardılar.

 

“Haydi bakalım Yunus Emre Camisini de gezelim. Camini avlusunda Yunus Emre divanından alınan satırlardan bir kaçını okuyalım.

 

“Gelin tanış olalım

İşi kolay kılalım

Sevelim sevilelim

Dünya kimseye kalmaz” 

 

diyen katıksız sevgi adamını tanıyalım.

 

Yunus Emre 1240 yılında Karaman’ da doğmuş ve1320 yılında gene burada vefat etmiştir. Türbesi ve camisi de burasıdır. Camisi yakın zamanda Karaman Belediyesi tarafından aslına uygun bir şekilde restore edilmiştir. Yunus Emre’nin Ata yurdu ise Ereğli istikametinde babasının adı ile anılan İsmail Hacı tekkesidir.

 

Çevre köylerdeki yaptığım görüşmelerde İsmail hacı Tekkesinde bulunan bazı mezar taşlarının 1965 ve 70 li yıllar arasında yerlerinden sökülerek başka yerlere götürüldüğü hakkında yaygın ifadelere rastladım.

 

Kimin ne için yaptığı belli olmayan bu taşıma olayları, Yunus Emre’ nin memleketi konusundaki bazı iddialara mesnet oluşturmak için mi, yoksa yurtdışında ciddi maddi karşılığı olduğu için midir şimdilik bilemiyoruz. 

 

Koca Yunus’ tan, okullarda bilim yerine cehaletin öğretilmesini kınamak için söylediği uzun bir şiirden bir dörtlük daha söyleyelim ve yolculuğumuza devam edelim.

 

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Bu nice okumaktır.” 

 

Bu vesileyle Yunus ve Türk dili konusuna yeni bir vurgu yapmak gerekiyor sanırım. Ülkemizin bir çok beldesi Yunus Emre’ ye sahipleniyorlar. Keşke tüm yerleşkeler sahiplense. Ancak Yunus ve Saf Türkçe konusunun bir birinden ayrılarak

 

ÇEŞMELİ KİLİSE

karaman çeşmeli ile ilgili görsel sonucu

Yürüyerek Çeşmeli Kiliseye ulaştılar. Tarih Dede anlatmaya devam etti.

 

Çeşmeli Kilise, Karaman merkezindeki Tapucak Mahallesi sınırları içerisinde bulunuyor. Kilisenin resmi kayıtlardaki adı Surp Asvadzadzin Ermeni Kilisesi'dir. 

 

Cumhuriyetten sonra uzun yıllar kapalı cezaevi olarak görev yapmış ve 2007 yılında da Kültür Bakanlığı tarafından restore edilerek sanatsal faaliyetlerin yapıldığı bir mekâna çevrilmiştir.

 

Daha önceki dönemlere kilisenin freskleri kapatılmış olsa da, son restorasyonu sırasında freskolar gün yüzüne çıkarılmıştır

 

Ayrıca bölgemizde Karaman’ ın hemen yanıbaşında Dereköy’ de bulunan Fisandon Kilisesi bütün güzelliği ile ayakta kalan kültür varlıklarımızdandır”

 

FİSANDON KİLİSESİ

 “Dereköy' de bulunan Fisandon Kilisesi, şehrin kiliseyken camiye çevrilmiş tek yapısıdır. 

 

Hangi yıl yapıldığı bilinmeyen kilise, 9. yüzyılla tarihlendiriliyor.

 

Kilise 1573-1574 yıllarında ise Yusuf Sinan Paşa tarafından camiye çevrilerek Müslüman cemaatinin ibadet mekânlarından biri olmuştur. Dereköy Fisandon Kilisesi hakkında tarihte ilk söz eden kişi Bizans sanat tarihçisi Strzygowski'dir.

 

Yapı, kayalık bir tümsek üzerine kurulmuş olup, Yunan haçı planında inşa edilmiştir. 

 

Kilisenin kim tarafından ve hangi yıl yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Zira günümüze kadar gelebilmiş bir kitabesi de yok. Fisandon Kilisesi'ni Karaman gezimize dâhil edebilir, farklı bir tarihi mekân keşfedebiliriz” dedi.

Melek Öğretmen, gezi güzergâhını bozmak istemediği için, fırsat buldukları en kısa zamanda burayı gezdirmek için onlara söz verdi.

 

Hemen yakınlardaki Tartan Evine doğru yürüdüler.

 

TARTAN EVİ

karaman tartan ile ilgili görsel sonucu

 “Tartan Evi, Hürrem Dayı Evi gibi Eski Karaman Evleri aslına uygun olarak yeniden elden geçirilmiş ve sergi salonu vb. kültür etkinlikleri için uygun mekânlar haline getirilmişlerdir.

 

Karaman’ ın eski eşraflarından Tartanzade Hacı Ahmet Efendi İstanbul’ dan Karaman’a getirdiği ikinci eşine armağan olarak yaptırdığı konağın güzellikleri günümüze kadar gelebilmiş ve yakın zamanda restore edilerek turizmin ve kültürümüzün hizmetine sunulmuştur.

 

Tartan Evi'nin alt katı daha çok günlük kullanılan mekândır. Mutfak, kiler, buzhane gibi bölümler alt katta yer alıyor. Üst katta ise oturma bölümleri ve yatak odaları yer alıyor. 

 

Tartan Evi'nin alt giriş kapısı, Binbir Kilise' den getirilen taşlarla yapılmıştır. 

 

Evin ahşap işlemelerinden ziyade kalem işlemeleri daha fazla dikkat çekmekte…                   

 

Tavanındaki zengin bitkisel motifler ise döneminin en güzel örneklerinden...”

 

HÜRREM DAYI EVİ

 

Eşsiz bir mimariye sahip olan Hürrem Dayı Evi, Karaman'ın en çok ziyaret edilen noktaları arasındadır. Konak, turizm açısından önemli bir yere sahip olup, gören herkesi farklı bir atmosfere sürükler. 

 

Hürrem Dayı Evi, il merkezine bağlı olan Koçak Dede Mahallesi içerisindedir.

 

Aynı zamanda geleneksel Türk ev mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Evin ahşap süslemeleri, kalem işi süslemeleri gerçekten büyüleyecek kadar muhteşem.

 

300 yıllık bir geçmişe sahip olup, bu denli korunabilmiş olması da ayrıca bir mutluluk veriyor. Tabii ki restore dönemlerinden geçmiş Hürrem Dayı Evi.

 

Fakat aslına uygun bir şekilde onarılıp yenilenmiş. Bu durum konağın orijinal yapısını bozmamış. 

 

Fakat bu denli göz dolduran konağın sahibi çok zengin biri değilmiş. Aksine, orta halli bir memura aitmiş. 

 

Sadece bu konağı görmek için Karaman'a gelen turist sayısı fazla. Hürrem Dayı Evi, herkes tarafından mutlaka gidilip, keşfedilmelidir.

 

KARABAŞ VELİ KÜLLİYESİ

KARABAŞ VELİ KÜLLİYESİ ile ilgili görsel sonucu

Karamanoğlu döneminde inşa edilen Karabaş Veli Külliyesi'nin yapım tarihi hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. 

 

Siyahser Mahallesi'nde yer alan Karabaş Külliyesi, iki bölüme ayrılır ve bölümleri arasında cami, imaret ve türbedir.

 

Her ne kadar günümüze gelen bir kitabesi bulunmasa da II. Abdülhamit döneminde onarıldığı bilinmektedir. Külliyenin camisi, dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiştir.

 

Caminin kuzeyinde ise imaret bulunur. İmareti büyük bir yapı olup, üç eyvanlı merkezi kubbelidir. 

 

……………………………….

 

Tarih Dede az ilerideki meydanda bekleyen bir otobüsü işaret ederek, “Arkadaşlar, biraz şehir dışına çıkalım mı? Ne dersiniz?”

 

Öğrenciler hep bir ağıdan, “Çıkalım Dede” diye ünleştiler.

 

Otobüse bindiler. Otobüs onları eskiden çok canlı, kalabalık ve görkemli birer yaşam yerleri olan ama şimdilerde sürekli olarak başka yerlere göç verdiği için küçük birer köy olan Yeşildere ve Taşkale’ ye doğru gittiler.  

 

MANAZAN KAYA KÖYÜ

 

Yeşildere’ yi geçtikten sonra Taşkale’ ye varmadan Sarp kayalara oyularak yapılmış göz kamaştırıcı bir Kayaköy’e ulaştılar.

 

Dede anlatmaya başladı.

 

“Arkadaşlar, Manazan Kaya yerleşkeleri veya mağaraları olarak bilinen bu yerleşim yeri, Anadolu’ nun birçok yerinde görülen taş oyma yerleşkelerinden birisidir.

 

Hem korunma kolaylığı, hem de dört mevsim ısı ve nemi sabit tutması nedeniyle ilk çağların önemli yerleşim yerlerinden olan Manazan Mağaraları beş katlı toplu yerleşkelerden oluşmaktadır.  Kireç taşı tabakalarından elle oyularak yapılmıştır.

 

İlk iki katı, hücre şeklinde birçok odacıktan oluşmaktadır. Ortada bulunan yüksek kaya kütlesi içerisine oyulan diğer katlar yörede sırayla Kumkale, At Meydanı ve Ölüler Meydanı olarak adlandırılmaktadır.

 

Üst katlara dar koridor ve bacalarla çıkılmaktadır. Her katın ortasında büyük galeriler ve bu galerilere açılan hücre odacıklar bulunmaktadır.

 

İlk iki katta birçok mezar odası ve iki şapel tespit edilmiştir. Ayrıca en üst kat olan ve Ölüler Meydanı olarak adlandırılan galeride birçok ceset parçaları tespit edilmiştir. Buradan elde edilen Bizans Dönemine tarihlendirilen bir kadın cesedi Karaman Müzesinde sergilenmektedir.

 

 Manazan Mağaralarının Kil oranı yüksek kireçtaşı içerisinde ısı ve nemin sabit tutması nedeniyle organik maddelerin bozulmasını geciktirmektedir. Mağaralar güvenlik nedenlerinin yanında bu ısı ve nemi sabit tutma özellikleri nedeniyle oyulmuş ve kullanılmış olmalıdır.

 

Mağaraya çıkışı kolaylaştırmak ve kısa dönemli konaklama olanağı sağlamak için çalışmalar yapılmış ve tesisler oluşturulmuştur.”

 

Tarih Dede sakallarını sıvazlayarak öğrencilere; “Arkadaşlar, sizlerin güvenliğiniz ve sağlığınız için kullandığınız imkânlar ile bu çağda yaşayan insanların bu imkânlarını karşılaştırıyor musunuz?” dedi.

 

Öğrenciler de bunu düşünüyorlardı.

 

Şimdi yaşadıkları şehirlerdeki olanaklar ile bunları karşılaştırdıkları zaman akıllarını kaybedecek gibi oluyorlardı ve ne kadar rahat bir zamanda yaşadıkları için şükrediyorlardı.

 

Tarih Dede gülerek, “Daha durun bakalım. Taşkale’ deki Kayalara oyulmuş ambarları görünce ne yapacaksınız” dedi.

 

Aşağıya indiler ve yeni yapılan tesislerde birer çay içtiler Taşkale’ ye doğru yollarına devam ettiler.

 

TAŞKALE

KARABAŞ taşkale ile ilgili görsel sonucu

Taşkale’ de Kayaya çizilmiş bir Atatürk Resmi ve altında da “Atatürk’ ün anayurduna hoş geldiniz” yazılı olan bir meydana indiler.

 

Gözleri fal taşı gibi açılmış öğrenciler, kayalara oyulmuş 250 kadar odaya hayranlık ve şaşkınlıkla bakıyorlar arada bir de küçük çığlıklar atarak bir birlerine bir şeyler gösteriyorlardı. Melek Öğretmen de ne kadar iyi bir işe kalkıştığının mutluluğu ile onları izliyordu.

 

Orada buluna köylülerden genç birisi koşarak geldi ve “Hoşgeldiniz” dedi. Anlatmaya başladı. “Burası Bizans, dönemlerinde kayalara oyularak yapılmış ambarlardır. Bu kireç taşı kayalar ısı ve nemi sabit tutar. O nedenle yiyecekler bozulmadan uzun süre depolanabilir. Bizler bu gün bile bu ambarları aynı nedenlerle kullanıyoruz.” Dedi.

 

Öğrenciler de bir birlerine,  “çağımızda buzdolapları ve soğuk hava depoları ile yaptığımız şeyleri,  atalarımız bu yolla yapmışlar” diye söylüyorlardı ve çok haklılardı.

 

Tarih Dede gülerek başını sallıyor ve anlatan delikanlıyı sevgi ile izliyordu. Yaşadığı yerin tarihini ve tüm özelliklerini bilmek çok önemliydi. Bu nedenle bu çocuğu sevmişti.

 

Hep beraber kayadan oyulmuş camiyi gezdiler. Anlatan delikanlının çevik hareketlerle kayalara oyulmuş küçük deliklere tutunarak en tepedeki ambara kadar çıkmasını izlediler. Orta yaşlı bir köylüden Atatürk’ ün soy kütüğü ile ilgili bilgiler aldılar. Kızıloğuz Türkmenlerinin, eski adı Kızıllar olan şimdiki Taşkale ile olan ilişkilerini öğrendiler.

 

Köyden çok şey öğrenmiş insanların mutluluğu içinde ayrıldılar. Ama şehre değil, dağlara doğru gittiler. Hepsi şaşkınlıkla; “Dedeciğim böyle dağ başına nereye gidiyoruz?” dediler.

 

İNCESU MAĞARASI

 

Tarih Dede gülerek, “şimdi sizi bırakın Türkiye’ yi, dünyanın sayılı ve önemli mağaralarından birisine, İncesu Mağarasına götüreceğim” dedi.

 

Gide gide yere doğru oyuk bir mağaranın başında durdular.

 

Demirden yapılmış bir merdivenle aşağıya indiler. Serin ama insanı rahatlatan bir hava karşıladı onları.

 

Tarih Dede anlatmaya başladı.

 

“Arkadaşlar, bu mağara 1356 metre uzunluğundadır. Genişliği de 20-30 metre arasında değişir. İçerisinin havası kalp yetmezliği ve astım hastalıklarına iyi gelmektedir. Gördüğünüz sarkıtlar, dikitler ve traverten havuzları ile doğa harikası bir cennet parçasıdır. Cahil kişi ve yöneticiler mağarayı depo olarak kullanmış ve çok tahrip etmişlerse de, kalan yerler korunmaya alınmıştır. 

 

Devlet tarafından her türlü bilimsel çalışma tamamlanmış, önümüzdeki yıllarda mağarayı sağlık turizmine açma çalışmaları başlamıştır.” Dedi.

 

Karaman merkezine dönüşe geçtiler. Tarih Dede, “Arkadaşlar, Karaman’ da, bugün gördüğümüz kaya yerleşkeleri, mağaralar gibi küçüklü büyüklü birçok yer vardır. Meselâ, buraya çok yakın olan Gödet Yerleşkeleri, Paşabağı, Akpınar gibi köylerde kaya mezarları vardır. Bu mağaralar Ayrancı İlçemizde yoğunlaşmıştır. Kâzım Karabekir ilçemizde, Yollarbaşı köyümüzde ve Göksu vadisinin Çiftlik bölgesinde de görülmeye değer mağaralar vardır. Göktepe Beldemizde bulunan Köristan oyma köyü de çok değerli bir kültür mirasımızdır.”

 

Ayrıca tadına doyum olmaz yaylaları, Zeyve Pazarı gibi hazine değerinde mesire alanları vardır. Ermenek barajı eşsiz bir cennet parçasıdır. Bölgeyi gezmek isteyenler bir doğa gözlem istasyonu gibi duran Selçuklu Otel’ de kalarak gezinin tadını çıkarabilirler.

 

Ayrıca Karaman Merkezinde buluna İbrala, Gödet ve Deliçay barajları da mutlaka görülmeye değer yerlerdir.

 

MERASPOLİS MAĞARASI

 

Tarih Dede anlatmaya devam etti.

 

“Arkadaşlar, mağaraları anlatırken dünyanın üç büyük mağarasından birisi olan ve Ermenek ilçemizde bulunan Meraspolis Mağarasını da anlatmadan geçmeyelim. 200 metre uzunluğunda, iki giriş kapısı olan ve Ermenek Kalesinin altında buluna bu mağara bir doğa harikasıdır. Aynı zamanda da su deposudur. Ermenek ve civarının suyu buradan gelir. Ancak turizm açısından hak ettiği değeri bulmuş değildir.” Dedi.

 

Tarih Dede; “Ermenek’ den bahsetmiş iken bölgenin tarihi ve turistik alanlarından bahsetmeden geçmek olmaz değil mi? Keşke zamanımız olsa da bu güzel cennet ilçemizi adım adım gezebilseydik. İnşallah siz bir ara gider gezersiniz.” dedi.

 

ERMENEK-FİRAN- KALESİ

ERMENEK-FİRAN- KALESİ ile ilgili görsel sonucu

Bu Kale, Firan Kalesi olarak da bilinir.

 

Ermenek ilçesinde, şehrin kuzeyindeki kayalıklar üzerine kurulmuştur. Kimin tarafından ve ne zaman yapıldığı belli değildir.

 

Bugünlerde bu bölgede arkeolojik kazılar yapılmaktadır. MS: 3. Yüzyıla ait olduğu söylenen bir mezarlık alanında yapılan kazılar tarihe ışık tutacak nitelikte bilgilere ulaşılmasını sağlamaktadır. Kazılarda arkeoloji bilimini de geliştirecek buğulardan söz edilmektedir. Hatta tıp bilimi ile ilgili de bulgulara ulaşıldığı, bizzat kazı yapan arkeologlar tarafından anlatılmaktaysa da, elde edilen bulgular Burdur Üniversitesinde toplanmaktadır. İncelemelerden sonra çok daha geniş ve gerçekçi bilgilere ulaşacağımız kesindir.

 

Kale sığınak, mesken ve zindan olarak kullanılmıştır. Kalede tabii mağaralar da bulunmaktadır. Karamanoğullarının ilk kalesidir. Ermenek'in kuzeyini baştan başa kaplayan büyük kayanın orta kısmında yer alır.

 

Evliya Çelebi Seyahatnamesinin Ermenek ile ilgili bölümünde kaleyi anlatırken;      "Göklere ser çekmiş kırmızı bir dağın ortasında Tanrı kudretiyle yapılmış bir kaledir. İbrete şayan, seyredilmesi Vahip bir Kale'dir. Mutlaka görülmeli ve seyredilmelidir. Ben karada ve denizde 18 padişahlık yer gezdim böyle bir kale görmedim." demektedir. 

 

 

MENNAN KALESİ

 

Ermenek ilçesinin iki kalesinden biri olan Mennan Kalesi, dik bir tepe üzerinde bulunmakta olup, tarih boyunca Minan ve Meyan adlarıyla anılmıştır.

 

Mennan sığınılacak yer manasına gelir. Kale dik bir dağın üzerinde yalçın kayalarla inşa edilmiştir. Karamanoğulları bu kaleyi bir hileyle Osmanlı Gedik Ahmet Paşa'ya kaptırmasından sonra Pir Ahmet Beyin intihar ettiği kale bu kaledir. 

 

Günümüzde Mennan olarak bilinen kale kalıntısı, ulaşım açısından biraz zor bir noktadadır. Bu durum eski dönemlerde kalenin ele geçirilmesini zorlaştıran sebepler arasında gösterilir.

 

Mennan Kalesi'nin hangi yıl ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Yapılan tahminlere göre Hititler dönemine aittir.

 

Kalenin Karamanoğulları döneminde aktif olarak kullanıldığı ve o dönemlerde onarıldığı bilinmekte… 

 

ASAR KALESİ

 

Tarihçesi hakkında net bilgilere sahip değiliz ama Firan, Mennan ve Asar kalesinin Ermenek vadisine hekim yerlerde olması ve birbirini görmesi, aynı amaçla ve aynı dönemlerde kurulduğuna delil olabilir diye düşünüyorum.

 

          ……………………………………………

 

ZEYVE PAZARI

ZEYVE PAZARI ile ilgili görsel sonucu

Ermenek ilçesinde hem doğanın içinde sakin bir yolculuk yapmak hem de keyifli bir alışveriş yapmak isteyenler için unutulmayacak kadar güzel bir gezi noktası var. Zeyve Pazarı… 

 

Ermenek'in ilçe merkezine çok girmeden tabelalar yardımıyla Zeyve Pazarı'na kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Pazarın kurulduğu bölge, yaşlı çınar ağaçlarıyla dolu…

Yöre halk yetiştirdiği sebze ve meyveleri hem turistlere hem de yerli halka burada satmaktadır.

Aynı zamanda yöresel el sanatları ürünleri de satılmaktadır.

 

Bu geleneğin tam 600 yıldır devam ettiği biliniyor. 

 

 Zeyve Pazarı özellikle bahar ve yazlarında mesire yeri olarak kullanılıyor. Bölgede yaşayan halkın piknik yapıp dinlendiği bir mekân özelliği taşıyor.

Böylelikle hem keyifli bir gün geçiriliyor hem de ürünler satılır. Pazar, İkizçınar Köyü ve Yayla Pazarı Köyü'nü ayıran dere üzerinde bulunmaktadır.

 

Son derece hoyrat bir zevksizlik anlayışı içinde sözde konaklama kolaylığı sağlayacak tesislerle donatılan bu cennet mekân, beton ve kırık dökük ahşap malzemelerle çirkinleştirilmiştir.

 

Bu tesislerin tümüyle yıkılarak Zeyve’ ye yakışır hale getirilmesi gereklidir.

 

ERMENEK VADİSİ

 

 Karaman ve Mersin'in ortasında bulunan derin bir vadidir Ermenek Vadisi.

 

Göksu nehri’ nin en büyük kolu olan Ermenek Çayı'nın oluşturduğu Ermenek Vadisi, Orta Toros Dağlarında, Taşeli Plâtosu'nun kuzeyinde yer alıyor. Kuzeybatısında Geyik Dağları, doğusunda Kızıldağ Milli Parkı, Teke ve Hisar Dağları uzanıyor. 

 

Ermenek Vadisi'nin büyük bir çoğunluğu mağaralardan meydana geliyor. Sahip olduğu karışık coğrafya dolayısıyla bitki çeşitliliği açısından ülkemizin en zengin bölgelerinden biri burasıdır.

Bunun yanı sıra, yaban hayatını geliştirme açısından önemli bir doğa alanıdır.

 

 Ermenek Vadisi'nin ciddi anlamda zengin bir doğal yaşam ortamı vardır. Bitki türlerinin zenginliği ise yabana atılmayacak cinsten. Vadide 81 adet bitki türü bulunmakta ve bu bitki türlerinin 16'sı, dünya üzerinde yalnızca bu vadide yetişmektedir.

 

Olurda bir gün yolunuz buralara düşerse, Ermenek Vadisi'ni de mutlaka görün. Şimdiden keyifli bir tatil geçirmenizi dilerim.

 

ERMENEK ÇAYI

 

Ermenek Çayı, esas kaynağını Hadim yakınından alıyor. Silifke'ye kadar devam eden yolcuğunda Ermenek Çayı, irili ufaklı dere kolları ile beraber Toros Dağları'nı da yararak, derin vadilerin ve kanyonların oluşmasını sağlıyor. 

 

Su kaynağının büyük bir kısmını, 50 km güneybatısında yer alan Ardıçkaya Köyü'ndeki kayadan fışkıran sudan alan Ermenek Çayı, Mersin'e kadar devam ediyor ve Karaman istikametinde başka kollarla birleşiyor.

 

İşte tam bu noktada Ermenek Çayı, Göksu Nehri olarak anılmaya başlıyor. Son olarak da, derin kanyonlardan geçerek, Silifke'den Akdeniz'e dökülüyor Ermenek Çayı.

 

Ermenek Çayı, rafting ve kano sporu için tercih edilen güzide yerlerden biri olarak görülüyordu. Hatta Nadire Köprüsü ile Görmeli Köprüsü arasındaki parkur, ülkemizin gözde parkurlarından biriydi.

 

Maalesef, Görmeli Köyü'nün alt tarafına yapılan barajın su tutmasından dolayı, bu özelliğini yitirdi Ermenek Çayı. Şimdilerde barajın Asarsuyu mevkii ile Ardıçkaya ve Yeşilköy arasındaki kısımda harika kano gezileri gerçekleştiriliyor.

 

Bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun.

 

Eğer yolunuz Karaman'a düşerse, Ermenek Çayı'nı da mutlaka görün. Şimdiden keyifli bir tatil geçirmenizi dileriz.

 

GÖKÇESEKİ ÖREN YERİ

 

Zengin tarihimizin bir parçası olan ve aynı zamanda şehrin turizmini hareketlendiren Gökçeseki Örenyeri; nekropol –mezar- alanıyla, kaya mezarlarıyla ve günümüze taşıdığı birçok tarihi kalıntısıyla kesinlikle keşfedilmesi gereken noktalardan biridir.

 

Örenyeri, Ermenek ilçesine bağlı olan Gökçeseki Köyü'nün kuzey kısmındaki bir tepede bulunuyor. Bölgede çanaklar, çömlekler, kutsal alan kalıntıları ve bol miktarda kaya mezarları görmek mümkün. Özellikle kaya mezarları dikkat çekmekte. Kaya mezarlarının çoğu tek odalı olsa da bazılar, çok odalı yapılara sahiptir.

 

Yapılan araştırmalarda Gökçeseki Örenyeri' nin Bizans ve Roma dönemlerinde yerleşim alanı olarak kullanıldığı ortaya çıkmıştır. 

 

Bugünlerde bu bölgede arkeolojik kazılar yapılmakta ve yerin altından tarihe ışık tutacak bulgular gün yüzüne çıkmaktadır.

 

Bölgede uzun bir keşif yolculuğu yapmak, çeşitli kalıntıları gözlemlemek keyifli bir gün geçirmenizi sağlayacak.

Gökçeseki köyünde bulunan ören yerinde devam eden kazılarda, Roma dönemine ait 3 lahit mezar ortaya çıkarıldı. Karaman Müze Müdürlüğünün şimdiye dek ulaştığı bilgilere göre; Gökçeseki köyü sınırları içerisinde "Philadelphia" antik kentinin bulunduğunu ifade edilmekte. Dağlık Klikya ve Lakonya bölgesinin bir kısmı Roma imparatorlarından Caligula tarından Kommagene kralı IV Antiochos ve eşi Lorape Philadeiphos'a hediye edilmiştir. Kentin ismi 'Kardeş Sev' anlamına gelmektedir" denildi.

 

Müze müdürlüğünün ve KMÜ’ nün çalışmaları sonucunda Kentin Roma ve erken Bizans dönemlerinde en parlak dönemlerini yaşadığı bilgisini edindik., "Kazı alanında çok sayıda kaya mezar ve lahitler bulunuyor. Kaya mezarlarının her biri birkaç kişinin gömülmesine imkan sağlayacak biçimde yapılmış. Yani aile mezarlığı şeklinde. Önemli bir özelliği de mezar kapaklarının aslan biçiminde yapılmış olması. Kazılarda 3 basamaklı bir podyumun üzerinde milattan sonra 4. yüzyıla ait 3 lahit ortaya çıkarılmış. “Yaptığımız incelemelerde lahitlerin antik dönemde zarar gördüğünü gördük." Diye ifade edildi.

 

"8 lahit daha tespit edildi"

 

KaramanoğluMehmetbeyÜniversitesi (KMÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Yard. Doç. Dr. Ercan Aşkın da geçen yaz üniversite olarak Ermenek bölgesinde yüzey araştırması yaptıklarını söyledi. Gökçeseki'deki çalışmalarında kendilerini oldukça heyecanlandıran sonuçlara ulaştıklarını anlatan Aşkın, yüzey araştırmalarında çakıl yığınları arasında birkaç lahdin bazı bölümlerinin görüldüğünü belirtti. Bölgede 3 tane lahit ortaya çıkarıldığını dile getiren Aşkın, şöyle devam etti, "Yüzeysel olarak 8 tane lahdin daha yerleri tespit edildi. Önemli olan, bu lahitlerin podyum üzerinde bulunmaları. Bu durum bölgede daha önce karşılaşılan bir durum değil. Bu bölge için bir yenilik. Bazı lahitlerde figürlü süslemeler, yazıtlar var. Bir kentin mezarlık alanında ne kadar çok mezar varsa, o kentte geçmişte o kadar çok insan yaşadığı söylenebilir. Burası Roma döneminde önemli bir yerleşim. Elimizde bu kentle ilgili çok bilgi yok. Kazı devam ettikçe daha çok bilgiye ulaşacağımıza inanıyorum. Bu kazılar tamamen bittiğinde bölgenin yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum."Aşkın, üniversite ve Karaman Müze Müdürlüğünce sürdürülen kazı çalışmasına Ermenek Kaymakamlığı, Ermenek Belediye Başkanlığı ve İŞKUR İl Müdürlüğü'nün katkı verdiğini ifade etti.

 

PHİLADELPHİA ANTİK KENTİ

philadelphia antik kenti karaman ile ilgili görsel sonucu

Karaman  Akçaalan Köyü’ nün yaylası olarak kullanılan ve Bağdat Kırı diye adlandırılan bölgede Philadelphia –kardeşini sev- antik kentine dair buluntular saptandı.

 

Torosların iç Anadolu ile Taşeli Bölgesini birbirine başlayan ender geçitlerden birisi olan Mahram Beli buradadır. Şimdilerde Sayfiye yerleşkesi olarak kullanılan Bağdat Kırı, geçmiş yıllarda önemli bir geçit yerleşkesiymiş.

 

Yaya veya değişik kervanlarla Akdeniz’ den Anadolu’ ya veya Anadolu’ na Akdeniz’e geçmek isteyenler için en kısa yollardan birisi Mahram Geçidi’ nin kullanıldığı bu yoldur.

 

Öyle anlaşılıyor ki, Philedalphia Antik kenti Ermenek Bölgesinden, Gökçeseki’ den Akçaalan’a kadar uzanan bir alanda kurulmuş gibi.

 

Belki de daha geniş bir alan bu kente ait olabilir. Gelecekteki keşifler neler getirir bilinmez.

 

 Tol Medrese:

 

Ermenek ilçesinde Karamanoğlu Emir Musa Bey tarafından 1339’da yaptırılmıştır. Tek katlı bir medresedir. Medresede bulunan lahitlerin üzerindeki çiniler Karamanoğulları dönemi özgün örneklerindendir.      

 

 Karamanoğlu İmareti ve Türbesi:

 

Ermenek ilçesine bağlı Balkusan köyündedir. Karamanoğlu dönemi ilk eserlerindendir. Kesme taştan yapılmış olan eser türbe ve namazgâh bölümlerinden meydana gelmiştir. Yakın zamanda kurulan bir dernek aracılığı ile bu alan genişletilerek tamir edilmiş ve yeni mekânlar eklenmiştir.  Her yıl 13 Mayıs Türk Dil Bayramı törenleri bu düzenlenen alan ve mekânlarda yapılır.

 

Yedi Oluklu Çeşme:

 

Ermenek ilçesi Gülpazarı semtindedir. Karamanoğulları döneminde yapılan çeşmenin mermer ayna taşı sütun yazıyla çevrelenmiştir. Çeşitli zamanlarda tamir gören eser günümüzde kullanılmaktadır.

 

Sipas Câmii:

 

Ermenek ilçesi Çınarlısu Mahallesindedir. Ebü’l-Feth Alâeddîn Halil Bey tarafından yaptırılmıştır. Çok güzel motiflerle süslü bir câmidir. 

 

Mimar Emir Rüstem Paşa Câmii:

 

Ermenek ilçesi Meydan Mahallesindedir. Kubbesi ve minaresi ile ilgi çeken bir câmidir. Yapım tarihi ve kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Çeşitli zamanlarda tamir görmüş.                                                                                                                  

Akça Mescid

 

1300’de Hacı Ferruh Bey tarafından yaptırılmıştır. Ermenek ilçesindedir. Bu ilçedeki en eski câmilerdendir. Ahşap kapıları günümüze ulaşmış ağaç işçiliğinin özgün örneklerindendir. 

 

Karaman’ a akşam olmak üzereyken döndüler.

 

Melek Öğretmen onları daha önceden kendilerine akşam yemeği sözü veren bir otele götürdü. Yorgunluk ve mutluluktan iştahları iyice açılan çocuklar yemeklerini yediler.

 

Melek Öğretmen hepsinden daha çok mutluydu. Öğretmenlik yaşamında bu kadar verimli bir öğretim- eğitim günü yaşamamıştı.

 

Tarih Dede ise hepsini sevgi ile süzüyordu.

 

“Bu nesiller ile dünya daha iyi yaşanılacak bir yer olacak galiba” diye geçiriyordu içinden. Ne savaşlar, yıkımlar, işkenceler, yok oluşlar görmüştü bunca asırlar boyu. Ama bu nesiller farklı gibi geliyordu ona. Allah’ım, artık kan, savaş, işkence, yıkım görmek istemiyorum. Ne olur barış ve iyilik dolu bir dünya gelsin artık diye geçiriyordu içinden.

 

Sanki bu nesilin istediklerini getirebilecek bir nesil olduğunu inanıyor gibiydi. Artık dünyanın ihtiyacı koşulsuz sevgi ve barıştı. “Yunus Emre’ nin sevgi memleketinde bu dileğimi kabul et” diyordu.

 

Tarih Dede karınlarını doyurmuş olan çocuklara seslendi.

 

“Arkadaşlar, yaşadığınız bu güzel kent Karaman, sadece bu gün gördüklerimizden ibaret değildir. Canhasan, Derbe, Süleymanhacı, Binbir Kilise, Kale gibi kazılar sonu gün yüzüne çıkarılmış yaşam alanları dışında, onlarca höyük, mağara, kaya köy, tarihi bina vardır ki, birkaç gün onları gezmeye görmeye yetmez. Ama sizler bu gün gördüm ki, gezmeyi ve görerek öğrenmeyi sevdiniz. İmkân buldukça şehrinizi, ülkenizi ve dünyayı gezerek ve görerek öğreniniz. O zaman ona daha çok sahiplenirsiniz.

 

Dünyayı ve insanları tanıdıkça daha çok anlar ve daha çok seversiniz.

 

O zaman dünya insanlarının kardeş olduğunu, savaşların, kan dökmenin anlamsızlığını daha iyi öğrenirsiniz.

 

Dünyaya barışı siz getirmek istemez misiniz?”

 

Eveeet! İsteriz! Diye ünleşti öğrenciler.

 

Tarih Dede yavaşça yerinden doğruldu ve Melek Öğretmenle göz göze geldiler. Melek öğretmen ağlıyordu. Dedenin ellerinden öperek teşekkür etti.

 

Dedenin de gözleri belki de dünyanın oluştuğu ilk günden bu yana ilk defa nemlenmişti.

 

Dede çocuklara dönerek; “Arkadaşlar, bana söz verdiniz, sizlere de Barışı emanet ediyorum. Bu kitabıma bu günü çok önemli bir gün diye kaydediyorum.” Dedi ve kapıdan sessizce süzülerek geldiği gibi gitti…

 

Çocuklarını aşağı kattaki lobide bekleyen ana ve babalar, herkesin ağlayarak merdivenden indiklerini görünce şaşırdılar. Bilmiyorlardı ki, o çocuklar dünyada milyarlarca insana nasip olmayan bir hatıra yaşamışlar ve bir büyük de söz vermişlerdi.

 

Dünya barışının sözünü…

 

Melek Öğretmenin öğrencileri bu günden sonra çevrelerinde tarihi, turistik ve kültürel değeri olan ne varsa araştırmaya ve bu araştırmalarını da sınıfla paylaşmaya başladılar. Sanki gözlerini kapatan bir perdeyi aralamışlardı.

 

Karaman ve ilçelerindeki bazı değerlerimizi ve kültürel varlıklarımızı derli toplu bir kaynakça haline getirmeye karar verdiler.

 

Bu araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bazı zenginliklerimizi de bizlerle paylaştılar.

 

Özellikle yazılı tarihi çok iyi olmayan milletimizin yüzlerce yıllık halk anlatılarına dayanan efsaneleri ve destanları çok önemseyerek derlemeye çalıştılar.

 

Onlardan bazıları:

 

HACI BABA DAĞI EFSANESİ ????

Yazılacak…………..

 

AYRAN DEDE EFSANESİ

 

Çevrede yaygın olarak anlatılan efsaneye göre, Yavuz Sultan Selim İran Seferine (1514 Çaldıran) giderken Karaman-Ereğli güzergâhında yer alan Ayrancı bölgesine geldiğinde, şimdi kazanın yanında ve üzerinde baraj kurulan akarsu ile karşılaşır. Bu akarsu üzerinde değişik aralıklarla 12 köprü vardır. Yavuz Sultan Selim ordunun iki koldan Köprülerden geçmesini emreder.

 

Hilmi DEDE Köprüsünden geçerken komutan askerlerin içmesi için temiz suyu nereden bulabileceğini Hilmi DEDE’YE sormuş, o da evinde karısının yayıkta yaymakta olduğu ayrandan ikram etmek istediğini söyler. Çevrede “Sokutaşı” olarak adlandırılan oyuk taşın içerisine bir miktar ayran doldurur. Komutan “İlahi dede bu kadarcık ayran koca orduya yeter mi?” der. Ayrandan bütün askerler içip yine de bitmediğini görünce, Hilmi Dede’nin sırtını sıvazlayarak “Sen Hilmi Dede değil”, bilakis Ayran Dede’sin demesi üzerine ilçenin adı da AYRANCI olur.

 

  “KARAMANIN KOYUNU SONRA ÇIKAR OYUNU”

Birinci Hikâyesi

 

Karamanoğullarıyla, Osmanlı devletinin kıyasıya savaşa tutuştuğu yıllarda, Karaman Halkı savaşlardan çok çekmiş. Ezilmişler, evleri, barkları, malları çok zarar görmüş.

 

O devrin uluları toplanıp bu kardeş kavgasını tatlılığa bağlayalım diye bir kurultay kurmuşlar. Karaman Beyi ile Osmanlı Beyini Konya’ ya çağırmışlar, her iki tarafın şikâyetini dinlemişler.

 

Sözü tatlıya getirip, her iki beye de, bir daha savaş yapmamaları için yemin ettirmişler. Karaman beyi yemin ederken, elini koynuna götürerek bu can burada kaldıkça, Osmanlı’ yı kardeş bilip, kılıç çekmeyeceğime söz veriyorum demiş.

 

Fakat kurultaydan çıkan karaman beyi, kaftanının altından bir kuş çıkarıp salıvermiş ve işte can  çıktı söz de uçtu demiş. 

 

İkinci Hikâyesi

 

1243 senesi Kösedağ savaşından ve bozgunundan sonra, Selçuklu ordusu çekilmiş, Moğol ordusu yer yer Anadolu’yu istilaya başlamıştı.

 

Moğollar Müslüman olmadıkları için, Müslüman Türklere karşı çok düşmanca hareket ediyorlardı. Kuvvetçe çok üstün durumda bulunuyorlar ve her savaşta galip geliyorlardı.

 

Konya’ yı istila ettikten sonra, Kerimüddin Karaman bey zamanında Karamanın üzerine yürüdüler. Tarih takriben 1258 sıraları idi. Karamanoğulları telaşa düştüler. Zira Moğollar direnen yerlerde halkı kılıçtan geçiriyorlardı.

 

Ne yapıp edip, bu putperest Moğolları yenmek lazımdı. Karamanlılar basit bir harp hilesi düşündüler. Netice de Moğollar baskın yapacaklardı. Moğol ordusu Konya üzerinden Karadağ’a doğru ilerliyorlardı.

 

O tarihte Karadağ ormanla kaplı idi. Karaman askerleri koyun postuna bürünerek, bir koyun sürüsünün arasına karıştılar. Sürü ile birlikte Moğol ordusuna doğru yaklaşmaya başladılar. Moğol ordusu, sürüyü gasp etmek, yiyip içmek için bir kaç koyun yakalayıp kestiler, kızarttılar ve içkiyle beraber yemeye başladılar.

 

Tam sızdıkları sırada, koyun postuna bürünen karaman askerleri üzerlerindeki postları atarak, Moğolların üzerlerine çullandılar. Bir yandan da ormanda gizlenmiş bulunan esas ordu, Moğollara hücum etti. Bütün Moğol ordusu orada yok edildi. Tek tük kurtulan Moğollar etrafa bu olayı yaydılar.

 

Üçüncü Hikâye

 

Karaman Kalesi Osmanlı ordusu tarafından sarıldığı zaman, kale içindeki halk, canını ve malını kurtarmak endişesine düşer. Bu arada, bir sürü sahibi de sürüsünü kurtarmak hazırlığı içindedir.

 

Sürünün karanlık dehlizde yolunu bulabilmesi için, keçilerin boynuzlarına yanan meşaleler takar ve bu suretle dışarıya çıkarlar.

 

Kaleyi sarmış bulunan Osmanlı askerleri, arka tarafta ellerinde meşaleler bulunan bir ordunun kendilerine saldırmak üzere bulunduğunu sanarak, kuşatmayı kaldırıp, ağırlıklarını bırakarak kaçarlar.

 

Bunun bir sürü olduğunu, iş işten geçtikten sonra anlarlar ve bu lafı çıkarırlar

 

HODUL BABA EFSANESİ

 

Karaman Zamanın birinde, Larende’ de (Karaman) üç çocuklu bir aile yaşarmış. Evin büyük oğlu ve ortanca oğlu ticaretle uğraşırmış. Büyük oğlan ayakkabıcı, ortanca oğlan ise alavere işiyle uğraşırmış.

 

Evin küçük oğlu olan, Hodul ise kendini batini ilime vermiş. Gündüzleri Karadağ’ da hayvanların bakımıyla, geceleri ise zahiri ilimle uğraşan bir erenmiş. Hodul, yazları devamlı Karadağ’dan kar getirir ve bu karı abisinin ayakkabıcı dükkânına mangalın tam üzerindeki duvara asarmış. Hodul’ un getirdiği bu kar hiç erimez imiş.

 

Dükkâna gelen kişiler bu kardan yaz aylarında devamlı yerlermiş. Bir gün çok güzel bir kadın kunduracının dükkânına ayakkabı ölçüsü aldırmaya gelir. O sırada dükkânda Hodul’ da vardır. Ağabeyi kadının ayak ölçülerini alırken Hodul’ un gözleri kadının, o beyaz topuklarına doğru kayıverir. Hodul, kadının  tenini istemeyerek de olsa görür. Tam bu sırada yaz aylarının sıcağında erimeyen kar birdenbire erimeye başlar.

 

Ayakkabı ölçüsü alan ağabeyi Hodul’ a dönerekten “ Hodul, Hodul kalbini bozdun düzelt“ der. Arkasından  “Karadağ’ da dervişlik yapmak Karaman’da dervişlik yapmaya benzemez. Halka karışacaksın, hak ile olacaksın. Evla olan budur“ diye nasihat verir.

 

Hodul, bu olaydan sonra  ağlayarak ve mahcup bir şekilde Karadağ’ın yolunu tutar ve bir daha Karamana hiç inmez. Karadağ’ da yaşamına devam eder ve burada ölür.      Böylelikle Hodul evliyaların içine karışır ve Hodul Baba diye anılmaya başlar.

 

SAKLA SAMANI GELİR ZAMANI EFSANESİ

 

Karamanın Ayrancı ilçemizde Selçuklular devrinde yapılmış Atlas Hanı vardır. Yaşlı bir kadın yılların bereketli gittiği zamanlarda, saman yaptırmakta ve yaptırdığı samanları da Nodalayarak saklamaktadır.

Aradan geçen birkaç yıl sonra büyük bir kuraklık olmuş ve kıtlık baş göstermiş. Böylece yaşlı kadın nodalardaki samanları satarak parasıyla bu Atlas Hanı yaptırmıştır. Bir de tekerlemesi vardır ki kadın şöyle der: Sakladım sarı samanı, geldi zamanı,  satıp parasıyla Yaptırdım Atlas Hanı.

 

İşte Atlas Han ile ilgili anlatılan bu efsaneye göre “Sakla Samanı Gelir Zamanı” sözünün kaynağının bu çevre ve ilimiz Karaman olduğunu söylenmektedir.

 

ZİYA EFENDİ EFSANESİ 

 

Çevrede yaygın olarak anlatılan efsaneye göre; Yavuz Sultan Selim İran seferine giderken Karaman-Ereğli güzergâhında yer alan Ayrancı bölgesine geldiğinde coşkun şekilde akan ve şimdi üzerine baraj kurulmuş olan dere ile karşılaşır. Bu akarsu üzerinde değişik aralıklarla on iki köprü vardır.

       

Yavuz iki koldan köprülerden geçilmesini ister. Birinci kolun başında kendisi bugün “Ziya Efendi Köprüsü” adı verilen köprüden geçmek ister.

 

       

Yavuz Sultan Selim ordusunun başında köprüye gelince, Ziya Efendi ve adamlarınca karşılanıp, köprüden geçmelerine izin verilmez.

       

Yavuz, Ziya Efendi’ye köprüden geçmek için fazlasıyla para teklif eder. Ziya Efendi kabul etmeyerek Yavuz Sultan Selim’e gözlerini kapatıp, açmasını söyler. Yavuz gözlerini açınca dağların taşların altın olduğunu görür.

      

Ziya Efendi bu işte paranın önemli olmadığını ancak kendisini geçirtmeyeceğini söyleyince, Yavuz da “Geçme namert köprüsünden, seller alırsa alsın beni” diyerek ordusunu sudan geçirir.

       

Sudan geçerken iki asker boğulur ve iki katır da sırtındaki erzaklarla birlikte suya kapılır kaybolur. Ordunun karşıya geçişi tamamlanınca, Ziya Efendi Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkar ve ölen askerlerin düşman casusu olduğunu, kaybedilen erzakların da dul ve yetimlerden gönülsüzce alındığını belirterek, Yavuz’a altından yapılmış bir ibrik hediye eder. 

 

Yavuz Çaldıran’a vardığında namaz kılmak için abdest alırken ibriğin üzerindeki yazılar gözüne ilişir. Yazı şöyledir : “AKŞAMKİ AŞINI SABAHA BIRAK AŞ OLUR, AKŞAMKİ İŞİNİ SABAHA BIRAKMA, İŞ OLUR”. Bunu okuyan Yavuz Sultan Selim orduya hemen saldırı emrini vererek büyük bir zafer kazanır.

 

Bu tarihi köprünün günümüzdeki hali ise içler acısıdır. Defineciler tarafından yıkılacak derecede harap edilen köprünün yanındaki mezarlık da, başta Ziya Efendi’ye ait olduğu söylenen mezar olmak üzere, büyük ölçüde yağmalanmıştır.

 

 

EFSANE 

HAMZA ZİNDANLARI

 

İlk gençlik yıllarımda Karaman ve civarında anlatılan efsanelerden bir demet derlemiştim.  El yazması halindeki tüm metinleri o zaman etkinlik gösteren Turizm Derneğine vermiştim. Tümünü yayınladılar sanırım. Ama bende kalan ikinci nüshalarını 12 Eylül Faşizmine kurban verdik. Neredeyse bir damperli kamyon dolusu kitaplarım ve elyazmalarım hatta buruşturup atmadığım ve tarihe sakladığım konuşma notlarım heba oldu gitti.

 

Bu notlar, yarınlara çok fazla yazılı metin bırakma alışkanlığı olmayan bir toplum için bugünlerde bir dönemin hafızası gibi olabilirdi diye düşünüyor ve üzülüyorum. Ben de bu çalışmalarımın çok büyük bir bölümünü ya hatırlayamıyorum ya da eksik hatırlıyorum.

 

Sizlerle şimdi paylaşacağım yazı ise Karaman’ ın güneyinde, Dağ Oteli nin kuzeyinde bulunan ve şimdilerde yol genişletme çalışmaları nedeniyle ortadan kaldırılan ünlü Hamza Zindanları’nın adının öyküsü ile ilgilidir.

 

İlk yazdığım haliyle isimleri ve detayları tam olarak hatırlayamıyorum ama ana hatlarıyla efsaneyi hatırlıyorum.

 

Karaman Devleti döneminde hanedandan olanlara hem devlet yönetimi deneyimlerini geliştirmeleri hem de kalkınmayı sağlamak amacıyla bölgeler verilir oralarda merkeze bağlı ama muhtar hükümet merkezleri oluşturulurdu.

 

Bunlardan birisi olan ve sınırları güneye ve doğuya doğru elli köyden oluşan “Paşabağı” bölgesini kız kardeşlerinden birisi olan Bâlâ Hatun’a verirler.

 

Eski adı Göves ( Kökes – Güves) olan merkez köy, bir tarafı Paşa Tepesi, bir tarafı Hıdrellez Kayası, bir tarafı Hıdır (Hızır) Kebeni bir diğer tarafı da Yediyer Kebeni gibi sarp kayalıklarla çevrili vadinin ortasında bize cennetten bir kesit gibi sunulmuş güzeller güzeli bir yerleşim yeridir. Göz alıcı güzelliğini bu gün de hâlâ muhafaza eder. 

 

BÂLÂ HATUN VE AHİRİ AŞKI HAMZA…

 

Bâlâ Hatun, (İsim, efsane anlatıcılarının dilinde yüzlerce yıl değişe gelen bir rivayetten ibaret olabilir) Karaman Hanedanı içindeki en genç ve en alımlı hatunmuş.

 

Çok isteyeni varmış ama ağabeyleri onu kimselere vermiyorlarmış. Karaman Hükümdarı olan ağabeyleri Bâlâ Hatun’ u Adana Bölgesinde hüküm süren bir başka Anadolu Beyinin sarayına gelin göndererek nüfuz alanlarını genişletmek istiyorlarmış. El altından da bu niyetlerini Adana Beyine iletiyorlarmış.

 

Fakat Bâlâ Hatun kendi muhafız birliğinin komutanı Hamza Pehlivan’ a fena halde tutkunmuş. İki cihan bir araya gelse aşkından vazgeçmeye de niyetli görünmüyormuş. Ağabeyleri bu duruma fena halde bozuluyorlarsa da “gelip geçici bir durum olsa gerek” diye kardeşlerine çok fazla baskı yapmıyorlarmış.

 

Çok geçmeden Adana Beyi, oğluna Bâlâ Hatun’ u istemiş.

 

Adana Beyi oğlu da, bileği bükülmez, sırtı yere gelmez bir pehlivan, yaman bir savaşçı ve zeki bir komutanmış. Bâlâ Hatun’ un namı yedi düveli sarmış ve destanlara konu olmuş güzelliği, yaman savaşçılığı ve keskin yönetici zekâsı, Beyoğlu’ nu çok etkilemiş ve gıyabında onun için yanıp tutuşur hale gelmiş. Babasını sıkıştırıyor ve işin bir an önce çözülmesini istiyormuş.

 

Baba ise teklif bizzat Karaman’ dan geldiği için çok rahatmış ve oğluna kesin olarak sözler veriyormuş.

 

Beyin bu isteği Bâlâ Hatun’ a ulaşınca ağlayarak ağabeylerine yalvarmış ve Hamza Pehlivan ile evlendirilmesini istemiş. Tabii ki ağabeyleri çok şiddetli bir şekilde karşı çıkarak Adana’ ya gelin gitmesi için hazırlıklara başlamasını istemişler.

 

Kızın aklına bir kurnazlık gelmiş.

 

Ağabeylerine; “Bu Beyoğlu mademki namlı bir savaşçı ve pehlivanmış, Hamza ile yarış tutsun kazanırsa ben Adana’ ya gelin gitmeye razı olurum” demiş.

 

İşin tatlılıkla ve gönüllü olmasını isteyen her iki taraf da bu öneriyi kabul etmişler. Hele hele Beyoğlu, kendisinden o kadar eminmiş ki bir an dahi tereddüt göstermemiş.

 

Adana ve Karaman’ dan gelen Kafileler Güves’ in en büyük meydanı olan Hanönü’ de toplanmışlar. Bir tarafında Süt Çeşmesi, bir tarafında Sancı Pınarı ile şırıl şırıl akan bir derenin iki yakasına toplanan heyetler iki pehlivanın Karaman Kızı için kapışmasını nefeslerini tutarak beklemişler.

 

 Hakemler ortaya gelirler ve yarışma konuları ile kurallarını davullar eşliğinde ilan ederler.

 

Birinci Gün kuvvet gösterisi, ikinci gün kuvvet ve çeviklik gösterisi, üçüncü ve son gün de savaş oyunları hünerleri ile gerçekleşecek olan yarışmalar ilan edilir.

 

İlk gün yerden yük kaldırma veya ağaç sökme, ikinci gün güreş, üçüncü gün de ok atma ve kılıç kalkan yarışları yapılacağı şeklinde detaylandırılır.

 

Beyoğlu, hemen meydanın bitişiğindeki sulak alanın içinde gökyüzüne ulaşmak için birbiriyle yarış eden selvi kavaklardan birisini şaşkın ve hayret dolu bakışların önünde yerinden köküyle birlikte sökerek Hıdrellez Kayasına doğru bir mızrak gibi fırlatır.

 

Herkesin ağzı açık kalır.

 

Hayret ve övgü nidaları göğe ulaşır.

 

Hamza’ nın böyle bir işi yapamayacağına dair bahse girenler çok olur.

 

 Hamza Pehlivan’ da yaradana sığınarak aynı kalınlıkta bir kavak ağacını sökerek aksi istikametteki Paşa Tepesine doğru Mızrak gibi fırlatır.

 

Aynı hayret nidaları gökyüzüne yükselir ve cümle âlem her iki pehlivanın esenliği için dua ederler. Kuvvet yarışması berabere sayılır.

 

Ama ne olursa olur bilinmez, Hamza Pehlivan yarışmalara devam edemeyeceğine karar verir. Bâlâ Hatun’ da aynı fikirdedir.

 

O gece birlikte kaçmaya ve izlerini kaybettirmeye karar verirler.

 

Kaçarlar.

 

Fisandon Deresi boyunca ilerlerler. Ancak bunları göz hapsinde tutan ağabeyleri olayın farkına çabuk varırlar ve hemen arkalarından bir birlik çıkarırlar. Fisandon Köyüne birkaç kilometre uzakta olan ve şimdi neredeyse tamamı baraj altında kalan mağaralarda onları kıstırırlar.

 

Mağaraların önünde yaman cenk olur. Bâlâ Hatun, Hamza Pehlivan ile sırt sırta vererek öyle bir savaşırlar ki akan kanlar oluk olur dereye ulaşır.

 

Ama her tarafından yaralar alan Hamza Pehlivan artık savaşacak gücü kalmayınca ve tanlar ağarıp gece güne dönmeye meylettiği anlarda yere kapaklanır ve kıskıvrak yakalanır. Askerlerin yaralamamak için özen gösterdikleri Bâlâ Hatun’ da çaresiz teslim olur.

 

Cenk yerine gelen Sultan ve Beyler Hamza’ nın yüzüne tükürürler. Bâlâ ise Hatun ahiretlik aşkının yok oluşunu feryatlar ve gözyaşları içinde yanarak izler.

 

Başta sözünü ettiğim Karaman’ ın Güneyindeki mağaradan yapılan zindanlara Hamza’ yı kapatırlar.

 

Yaraları tedavi edilmeyen ve aç susuz bırakılan, bir zamanlar genç erkeklerin ve kızların rüyalarının süsü olan Hamza Pehlivan yaralı bir aslan gibi kendi yaralarını yalayarak kıvrana kıvrana kırk gün dayanır ve sonunda ölür.

 

Kadir bilir Anadolu ve Karaman Halkı bu zindanlara ondan sonra Hamza’ nın Zindanları derler.

 

İlk gençlik yıllarımızın oyun alanlarından birisi olan Hamza Zindanları’nın, gerçekliği su götürür efsane şeklinde de olsa öyküsünü duymak ve yazmak ayrıcalığını Allah bana lûtfettiği için bahtiyarım.

 

Bir kez daha sizlerle bunu paylaşabildiğim için de şanslı olduğumu düşünüyorum.

 

Not. Efsanelerde bire bir gerçeklikler aranmaz. Efsaneler, halkın yüzlerce hatta binlerce yıl birbirlerine anlatarak aktardıkları, aslında gerçek öykülerden mülhem ancak anlatıcının sanat ve anlatı gücüne göre şekillenerek günümüze ulaşan edebi metinlerdir. Her anlatıcıdan bir parçayı da içinde barındıran bu metinlerin farklı aktarımlarından katı bir benzeşirlik beklenemez. Ama her efsane bir gerçeği anlatır.

 

KARADAĞ

karaman karadağ ile ilgili görsel sonucu

Konya –Karaman ovası, buralarda doğup büyümeyenler için çok fazla heyecan verici değildir.

 

Bu yeşili az ve göz alabildiğince düzlüklerden oluşan ovanın bağrında sakladıklarını bilmezler de ondan. Onun memelerinden akan hayat iksirini içmeyenler ondan pek hoşlanmaz da…

 

Bozkır’ ın gizemi onu görebilen gözler ister. Göremeyen tedirgin olur ve hatta ondan ürker. Geriden bakan gözler onu Yandak Dikenleri, ölmez otlarından ibaret görürler. Ama Karaman ovası tepeleri, dağları, bozkırları ve sazlıkları ve bereketli toprakları ile bir bütündür.

 

Bizim gözümüz ona bakarken hepsini birden görür.

 

Ne zaman Karaman haricinde bir yerlerden dönsem, gözlerimle onlarca kilometre uzaktan bu muhteşem ovanın tam ortasında, sokak başında oturuvermiş ve şalvarını yere sermiş, kirmanı elinde yün eğiren bir görkemli Anadolu kadını gibi oturan o koca dağı ararım.

 

Pusları delercesine, hasetle ve özlemle onun bulunduğu yere doğru delicesine bir yürek çırpıntısı ile bakar da bakarım.

 

İlk hasretimi dindirebilmek için…

 

O sevdalım dağ, Karadağ’ dır.

 

Karapınar’ dan, Çumra’ dan, Orta Toroslar’ dan Karaman ovasına doğru baktığınızda sizi ilk karşılayan onun, yani bu Karafatma’ nın, bu anaç yükseltinin büyülü görüntüsü onun sevdalılarını bir mıknatıs gibi kendisine çekmeye başlar.

 

İşte o zaman Karaman’ a geldiğime ikna olurum.

 

Karadağ’ın her tarafından sular çağlamaz.

 

Her cephesi yeşile teşne değildir. Hatta sürekli olarak güneşe maruz kalan güney cephesi adı ile müsemma bir vaziyettedir. Kara taşlardan oluşan devasa girintiler, çıkıntılar…

 

Kuzey ve batı cephesinde, iç bölgelerinin kuytuluklarında kendine has, endemik meşelerinden başka da pek ağacı yoktur.

 

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, zamanı gelince köy dellalının armut toplama mevsimini ilan etmesiyle başlayan dağ armudu (ahlât) hasatlarını hatırlarım. Dağ armudu, muşmula, menengiç (Çıtlık- çitlembik), yabani erik (dağ eriği) ağaçlarının da hayli çok olduğunu hatırlarım.

 

Bu günlerde bu türlerin bazıları neredeyse yok olmuş durumdalar… 

 

Ama içine girdikçe seni kendisine doğru çeken ve âşık eden bir büyülü cazibesi vardır ki, bu durum onunla biraz ilgilenen herkes için geçerlidir. 

 

Karadağ’ a meftunluğum, bir döllük (yayla) mevsimi orada doğmuş olmamla mı ilgilidir bilmem.

 

Geç yağan yüklü bir karın içinde…

 

 Ama biliyorum ki her Karadağlı onun için benimle aynı duyguları paylaşır. Kendisini tanıdıkça adı ile ne kadar aykırı olduğunu görürüz.

 

Gönlü ak mı ak, sinesi de pak mı pak…

 

Karası, Karacaoğlan’ ın karasını hatırlatır insana.

 

Karası;

 

Karac’oğlan der maşallah

Bir gün görünür inşallah

Kara donludur Beytullah

Örtüsü kara değil mi?  anlamında bir karadır.

 

Hem ovalı ve hem da dağlı olmak böyle bir şey dostlar. Karadağ’ ın etrafına serilmiş köylerin hepsinin ahalisi hem ovalıdır ve hem de özel olarak Karadağlı’ dır. Karadağ’ ı Karaman ovasının bereketli göğsü olarak sahipleniriz.

 

Alanyaka’ sı, Demirlik Dağı, Kalaylı’ sı, Başdağ’ ı, Güdük Sivri’ si, Göz Dağ’ ı, Kızıl Dağ’ ı, Mahlaç’ı, Halis Gümü, Ulu Çukur’ u, İlmelik’ i, Çet Dağ’ ı, Palaz Deresi hatta bağımsız gibi görünen Kuba Dağ’ ı, Davda Dağ’ ı ve daha yüzlerce mekânı ile kış boyu koyaklarında topladığı karları yavaş yavaş bırakarak etrafına bereket sağlayan bir anaç dağ Karadağ… 

 

Bünyesindeki volkanik birikinti olarak bulunan ponza taşı (bims), gözenekli yapısı nedeniyle kış boyu bünyesinde depoladığı suları, bir sarnıç gibi, yaz boyu bitkilere ikram ederler. Karadağ’ ın meyvesi, sebzesi dışarıdan su vermeden yetişirler. Bitkiler suyunu ponzanın bünyesinden çekerek alırlar.

 

Hatta Karadağ’ ın kekliği de yaz boyu suyu bu taşları emerek elde ederler.

 

Hafif çisentilerle yaz boyu açabilen yüzlerce çeşitteki çiçeğiyle de arılar insanlara lezzetine doyum olmaz ballarını ikram ederler.

 

Karadağ bu günlerde yaban koyunları üretimi nedeniyle doğa varlıklarını koruma alanı içinde. İyi de oldu. Bu vesileyle bitki ve hayvan çeşitliliği ve onların yaşamlarını sürdürebilirliği olasılığı artar diye düşünüyorum.

 

Giderek bir ulusal parka dönüştürülmesini de bekliyoruz.

 

Zaman zaman sayıları beş yüzün üzerinde ifade edilecek kadar kendilerine güvenli bir yaşama alanı bulan yılkı atlarının da Karadağ’ ın sembolü olarak daha da ciddi olarak korunması gerekmektedir. Çünkü bazen pastırma, sucuk imalatçılarının ucuz hammaddesi olmaları nedeniyle çok azaldıkları duyumlarını alıyoruz.

 

Karadağ aynı zamanda bir inanç turizmi merkezidir.

 

Her ne kadar bu türden zenginliklerimizin değerini tam biliyor olmasak da, gelecek nesiller için bu dağ her yönü ile değeri giderek artan bir hazine olmaya devam edecektir.

 

Ovanın bütün kaliteli binalarına köşe taşı olarak gelip oturan taşların, yerinde ne kadar değerli olduğunu anlayacağımız zamanlar gelecektir. Binbir Kilise artık sadece birkaç döküntüden ibaret kalmıştır. Kalanların öyle büyük bir özenle yarına devredilmesi gerekir ki, hâlâ bunun önemi yeterince kavranmış gibi gelmiyor bana.

 

Bir Yunanistan gezimiz sırasında bizi Manastır diye bomboş bir mağaraya götürmüşlerdi. Ama orada yüzlerce ziyaretçiyi görünce Karadağ’ ın ihtişamını daha iyi anlamıştım.

 

Karadağ son yıllarda Kültür Müdürlüğümüzün de yerinde girişimleriyle yamaç paraşütçülüğü merkezi haline gelmeye başladı. Doğal koşulları en uygun yerler arasında olan bölge, bu alandaki potansiyelini giderek geliştirmelidir.

 

Mutlulukla görüyorum ki, çeşitli doğa dernekleri ve doğa sevdalılarının Karadağ’ a ilgisi artmaya başlamış ve onunla baş başa kalma turlarının düzenlenmekte olduğunu görmekteyim.

 

Sonsöz olarak;  Karadağ, bizim gibi onun sinesinden gelen insanlar için bir karasevdadır. Ancak inanın onunla temasa geçen herkesin içinde bir nebze de olsa Karadağ sevgisi doğar ve doğacaktır. 

 

Doğayı, tarihi ve kültürü önemseyen herkesi Karadağ’ la senede bir kez de olsa kucaklaşmaya çağırıyor ve bu mübarek dağa sahip olduğumuz için şükrediyorum.

 

Başdağ Kalesi

 

Karadağ’ın Kılbasan kasabası yönündeki yükseltisi olan Başdağ’ da yer alan kalede havuz ve askeri tesisler de bulunmaktadır. Burçları yuvarlak ve sekizgen planlı olan kale, kuzey-güney yönünde iki tepe ve bunların arasındaki bir düzlük ile krater çukurundan oluşmaktadır. Tamamen iri kesme taşlarıyla inşa edilmiş kale özellikle Roma ve Bizans döneminde önemli bir merkez olmuştur.

 

Yılın önemli bir bölümünde içinde su bulunan krater gölü seyredene büyülü bir güzellik sunar. 

 

KARADAĞ’IN ADININ EFSANESİ

 

Kerem, Aslı’yı ararken Karadağ’a uğrar, gelir. Bu sırada büyük bir fırtına çıkar ve yolunu kaybeder. Derinden bir “Ahh!” çekerek sazını eline alır ve şöyle der. 

 

Yanarım sevdadan dumanım tütmez 

Sen de benim gibi yanasın dağ hey! 

Bellerin yol vermez bülbülün ötmez 

Üstüne karalar giyesin dağ hey! 

 

 Fırtınadan sonra KEREM yoluna koyulur. Uzaklaşırken ardına dönüp bakar ki, dağ cayır-cayır yanmaktadır. O günden sonra o dağ, kara bir dağ olur.

 

 Ne gülü kalır ne bülbülü, adına da KARADAĞ denir. 

 

 Bu dağ benim âşık olduğum dağ mıdır bilemem ama böyle bir efsane anlatılır.                  

 

KARAMAN’ IN SULAK ARAZİLERİNİN VE BATAKLIKLARININ HAZİN SONLARI

 

İsrafil’ in sûru ile mi memuruz?

Mart 2014

 

Biraz doğaya meraklı kırk yaş üzerindeki her Karamanlı’ nın bugünlerde yolları,  Akgöl, Düden, Gölören, Samuk, Adabağ, Suğla (Soğla), Çavuş, Süleymanhacı veya Hotamış yörelerine düşerse,  küçük bir rüzgârda gökyüzünde toz hortumlarının oluştuğu bu bölgelerde, daha yirmi yıl önce onlarca kuş ve balık türünün yaşadığı, etrafına bolluk ve bereket sağlayan göllerin ve sazlıkların olduğunu hatırlar ve ister istemez duygulanır ve gözleri nemlenir.

 

Hele hele bizim gibi hem o topraklarda doğmuş büyümüş ve hem de balıkçılık, avcılık ve doğada yaşam gibi meraklara sahip olmuş kişiler için oraları gezmeye kalkması hepten işkenceye dönüşür.

 

Bu yazımda, yitmiş gitmiş olan bu sulak arazilerimizi ve onlarla birlikte yok olan muhteşem bir su kültürünün hazin hikâyesini yazmak ve “di’ li geçmiş” zaman anlatımları ile olsa da, bu alanların niteliklerinin ve görevlerinin tarihe yazılı olarak kalmasında bir vesile oluşturmak, bu konuda yetersiz de olsa yarına bir belge bırakmak istedim.

 

Yazıya konu göllerimiz ve bataklıklarımız, karakter olarak bir birlerine çok yakın özellikler gösterdikleri için, birisinin öyküsünü anlatmak esasen hepsini anlatmak demektir. Hepsini iyi bilirim ama etrafında doğup büyüdüğüm Acıgöl ve (Pınarbaşı Gölü)Hotamış Göllerini daha iyi bildiğim için,  onlar merkezli bir yazının, daha anlaşılır olacağını düşündüm ve yazıyı öyle tasarladım.

 

Ancak, diğer göllerin veya bataklıkların da ayırt edici özelliklerini de bildiğim kadarıyla yazmaya gayret edeceğim.

 

Hemen bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Karaman’ da ikisi faal üç adet baraj gölümüz var. Onların varlığı ve kültürü kesinlikle adı geçen göller ile karıştırılmasın. Onlar biriktirilmiş sulardır. Diğerleri ise kanlı canlı yaşayan birer kültürdürler. Yıllar sonra belki baraj göllerinin de kendine has kültürleri oluşacaktır ama o doğal bataklıkların, bizleri kendisine bağlayan sevdalı duruşları oluşur mu bilemem.

 

Bir türküdür Acıgöl. Bir sevgilidir Hotamış’ lar,  Samuk’ lar, Akgöl’ ler, Suğla’ lar Düden’ ler… Bir kültürdür tüm doğal göller…

 

Süleymanhacı Gölü eni boyu birkaç kilometreden oluşan üç tarafı kapalı bir göldü ve çevresinde yaşayanlarca adına ACIGÖL denilirdi.

 

Hatta anısında bile hâlâ adı Acıgöl’ dür. 

 

Acıgöl derdik demesine ama kitaplar da oraya tatlı su gölü demezler mi, kafamız karışırdı. Göl suyu içilmez acı bir suydu. Ama neden tatlı su denirdi bilemezdik.

 

Suyu tuzsuzdu ama yoğun olarak sodalı bir suydu. Bilindiği gibi sodanın sayısız şifaları, özellikle de temizlik malzemesi olma özelliği vardır. Sıkça Süleymanhacı gölünde yüzenlerin derilerindeki pürüzsüzlük ve canlılık ise bu nedenledir.

 

Suyun sodalı olmasının aslında gölün vasfının acı su gölü olması anlamına gelmediğini okullarda öğrendik. Acı su, tuzlu su demekmiş. Sodalı su olması nedeniyleymiş ki,  Süleymanhacı Gölünün Sazan Balığı, hiçbir tatlı suyun balığı ile kıyaslanamayacak kadar muhteşem bir lezzete sahipti.

 

Kuş ve diğer canlı çeşitliliği açısından da Pınarbaşı (Hotamış) gölü ile sürekli alış veriş içinde olurdu. Bazı yıllar sular o kadar çok kabarırdı ki, Kalaylı Dağının arkasından iki göl bir birlerine karışırlardı. Adakale, Uzunkuyu ve Sürgüç istikametine giden şose yol bazen sular altında kalırdı.

 

Sonraları yolu iyice yükselterek biraz olsun korumaya alabildiler.

 

Çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımızın en büyük eğlencesi, boş vakitlerimizde kendimizi kalabalık gruplar halinde bu göllere atmak ve akşamlara dek yüzmek ve su oyunları oynamaktı.

 

Ayrıca çocukluk yıllarımda, Pınarbaşı Gölünün etrafındaki çayırlık ve kovalıkların içinde yaşayan hergele sürüleri vardı. Bu sürüler eşekler ve atlardan oluşan daimi sakinlerini yanı sıra ve sabah sürülüp akşam evine gelen sığır sürülerinden mürekkepti.

 

Esasen, bütün bu hayvanlar güya sahipliydi ama birçok kişi buralarda neyi var, ne kadar var bilmezlerdi. Kendilerine lâzım olursa Hergele Çobanına söylerler ve o da eşek veya atlardan tutar getirirdi.

 

İlk çocukluğumun en büyük eğlencelerinin başında gelen,  kalabalık gruplar halinde toplanarak göllerde yüzmek ve hergele sürüleri içerisinde gözümüze kestirdiğimiz ve yarı yabanileşmiş atları tutarak onlara binmek ve o devasa çayırlıkta çılgınca at sürmekti.  Atın sağrısı en rahat oturulacak yeri olurdu. Oraya beşik gibi oturur ve dörtnala yarışlar yapardık. Bazen de özgürce büyümüş yelelerine kapanarak…

 

Göl çevresinde yaşayan ve küçükbaş hayvanları olan herkes YUNNAK MEVSİMİ diye nitelendirdiğimiz zamanlarda sürülerini göl başına sürüp getirerek hepsini tek tek yıkarlardı. Sodalı suya girip çıkan koyunlar ve filik (tiftik) keçiler kar beyazı bir hal alırlardı.

 

Gölün Güneybatı tarafında Süleymanhacı köyü, Güneyi ve doğusunda en muhteşem görünümüyle Karadağ, Onun eteklerinde,  göl ile dağ arasındaki verimli topraklarda köyün bağ ve bahçeleri vardı. Bu bahçelerin göl ile birleşme noktalarında da birçok pınar mevcuttu. Kuzeyi Kalaylı tepesi, hemen arkasında Kurugöl tabir edilen, genellikle yaz ayları suyu kuruyan bir birikinti ve açık arazi, sonrasında Yılanlı (Adakale) köyü, batısında ise açık arazi, Gedik Ardı mevkisi ve hemen yanıbaşında da Pınarbaşı Gölü yer alırdı.

 

Pınarbaşı gölü, Hotamış Gölü’ nün bizim bölgemizdeki bölümüne verilen adıydı.  Gölü besleyen su kaynakların da hemen tamamı bu bölgedeydi.

 

Süleymanhacı köyünden olan kadın erkek herkes usta yüzücülerdi. Hatta gölü bir baştan öbürüne yüzerek geçme k için yarışan gençleri sıkça görmeniz mümkündü.

 

Kadrini, kıymetini bilmediğimiz bu göl, uzak yakın her Karamalı’ nın ilgisini çekmekle kalmaz, Karaman dışından birçok insanı da kendisine çeker, cezbederdi.

 

Sonraları, kıyısındaki kumsala Pamukçu Dede diye bilinen köy ahalisinden birisinin sazdan yapma kulübesinde pişirdiği lezzetine doyum olmaz Sazan Balıklarını yiyebilmek,  başlı başına bir ayrıcalıktı.

 

Yaygın olarak Hotamış gölü olarak bilinen o muhteşem gölün beslenme kaynakları ise bizim köyümüzün toprakları içinde olan Bozdağ’ ın hemen eteklerindeki Küçük Pınarlar, Oğlan Düşen ve Taşkesti pınarlarıydı.

 

 Hotamış Gölü sodasız, tam anlamıyla bir tatlı su gölüydü. Ortaoba bölgesinden başlayan ve Hotamış’a kadar uzanan ortalama kırk kilometrelik bir uzunluğa sahipti. Etrafında Taşağıl, Karahüyük, Büyük ve Küçük Aşlama köyleri, Rakka (Sazlıpınar), İldanlı, Hotamış, Kayacık Ortaoba’ sı, Kayacık, Sürgüç ve Adakale (Yılanlı) köyleri yer alırdı. Bu köylerin tamamında ciddi bir göl kültürü oluşmuştu. Hatta bazı aileler kamış- kındırga dererek, bazıları balık tutarak, bazıları da kerevit tutarak geçimlerini sağlarlardı.

 

Hem Ortaobalı (Süleymanhacılı ) olmama, hem de bu Allah’ın lütfu gölün hemen kıyısında kurulu olan Sürgüç Köyünde öğretmenlik yapmam hasebiyle, ben de tam bir göl sevdalısı olmuştum. Yaşamım neredeyse onunla daha anlamlı bir hal almıştı.

 

Hotamış gölü, bir balık cennetiydi.

 

Öyle ki; akşam olunca bir kayığın burun kısmına lüks diye bildiğimiz bir aydınlatma aracını bağlayarak sabitleyip göle açılırdık. Çok uzaklara gitmeden yollarımızın üzerinde yüzen, duran balıkları görür ve onları zıpkın dediğimiz, uzun bir sopanın ucunda iki çatal demirden ibaret bir silahla avlar ve maharet isteyen bir vücut çalımıyla kayığın içine alırdık.

 

Bu zıpkınlar, öyle kurma yoluyla gerdirilerek fırlatılan zıpkınlardan değildi. Sopa ve ucunda bir çatal… O kadar…

 

Kayıklar Şifon Ağacı dediğimiz uzun bir sırıkla yürütülürdü. Göl suları son derece sığ olduğu için, tabana batırılan sırığı, kol gücüyle asılmak suretiyle kayığı hareket ettirir ve gene ustalık isteyen yönlendirme hareketleriyle de hem sessiz gitmesi, hem de sazlıkların arasından açılmış daracık çığırlarda ilerlemesi sağlanırdı.  Ya değilse sürekli olarak yön sorunu çeken kayık, kamışlara ve kındırgalara saplandığı, için yol almanız imkânsız olurdu.

 

Sürüş ameliyesinde sessiz ve hızlı olmak çok önemliydi. Kayığa sürekli küt! küt! Diye vurarak sürme alışkanlığınız varsa kesinlikle balık yakalayamazdınız. Hızlı ve dengeli olup kayığı doğru yönlendiremezseniz de balığı takip edebilme olanağınız sınırlı olurdu.

 

Hotamış gölünde Sazan Balıkları olurdu ve iki kilogramda başlayarak on beş kilograma kadar çıkan balıklardan avlama olanağımız oldu. Hele de Ortaoba’ dan, Mustafa Ağam gibi, Halil Usta, Sürgüç’ ten Uzun Aşır gibi gölü ve balık avını iyi bilen usta avcılarla balığa çıktığım zaman keyfine doyum olmaz saatler geçirirdim.

 

Hotamış gölü aynı zamanda bir kuş cennetiydi.

 

Benim gibi av tutkunları için en önemli kuşlar, ördekler ve kazlardı.

 

Göçmen veya yerli onlarca çeşit ördek türü yaşardı. Yeşil Ördek ve onun dişisi Boz Ördek en çok peşinde olduğumuz ördek türleriydi.

 

Ayrıca, Elmabaş, Fesbaş, Kirik, Vıj, Menkir diye adlandırdığımız yerli ördeklerin yanı sıra Şubat Ördeği, Amerikan ördeği gibi göçmen ördeklere de rastlanırdı.

 

Bir de kuşluk vaktinden itibaren, özellikle göllerin çoraklanan sığ kenarlarına sağanak şeklinde akın eden Bağırtlak kuşları avlardık ki, şimdilerde Bağırtlağın şeklini unuttuk. 

 

Kız kuşları, Su Çullukları, Sakar Mekeler de işin cabası…

 

Zaman zaman da Turnaların, Toyların, Flamingoların uğradığı göllerin o dönemlerde gerçek birer cennete dönüştüğünü görürdünüz.

 

Hotamış Gölü’ nün yerli Boz Kazları yedi-on kilogram arasında olan ve devasa güçlü hayvanlardı. Hotamış Gölü, Samuk Gölü ve Akgöl arasında koloniler halinde yaşayan bu kazların bölge için ne kadar büyük bir zenginlik olduğunu göller bitince anladık.

 

Göçmen kazların bu yöreleri pek tanımadığı yıllarda, kayıklarla göl içerine girilir ve av yapılırdı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi gölün her tarafı sığ sulardan oluşmazdı. Göveçoğlu veya Göveç Ali diye bilinen çok derin ve aynalanmış bölgeler olduğu gibi, Aksu, Murteza’ nın Harman yeri, Geçit, Ali Hüyüğü’ nün Aksu gibi bölgelerde de orta derinlikte ve çok geniş aynalar bulunurdu. Kazlar ayaz kış günlerinde her yeri donan gölün derin kısımlarında bir araya toplanarak bu bölgeleri dondurmazlardı. Akşamları bu donmamış yerlerde toplanırlardı.  Göl çevresinde yaşayan avcılar donan gölün üzerinde saatlerce yürüyerek bu aynalara ulaşır ve avlanırlardı.

 

Tabii ki, seyrek de olsa, kırılan buzlardan aşağıya düşerek boğulmak ve donmaktan mütevellit ölen ve ölümden dönen maceraperestler de olur, bu olaylar avcıların sohbetlerinde acı hatıralar olarak yıllarca anlatılır ve o insanlar anılırdı.

 

Bunlarda bir tanesi de Karaman Eşrafı ve esnaflarından Mustafa Dölek abimizdi. Akgöl civarında kırılan buzdan çıkamayarak hipotermi neticesinde vefat etmişti.

 

Bir de, Şubat ayının ortalarından itibaren takriben bir ay süresince, evlerde beslenen ve göl içinde bir alan suya ayağından sabitlenerek bırakılan ve diğer kazların şüphelenmeden oraya inmesini sağlayan Çakı Kazı avı yapılırdı. Bu yerli Boz Kaz avı ile ilgili bir kültürdü.

 

Özellikle Amik Ovasındaki bataklıkların ve Amik gölünün gene devletin yanlış politikaları sonucunda kurutulmasının ardından bizim bu bölgeyi keşfeden göçmen kuşlardan olan ve her yıl Kasım ayının ortalarında, ardı arkası kesilmezcesine on binlercesi bu göllere göçüp gelen Kara Kazlar, (Cırık Kazlar), kış boyunca göllerin etrafında bir başka kültürün oluşmasına vesile olmuşlardı...

 

O dönemler pek de iyi tanımadığımız faklı bir avcılık kültürü… 

 

Yani, tarlada göl kuşu avcılığı…

 

Cırık Kazların ovamıza ve göllerimize gelmediği dönemlerden kalan göl içi kayıkla avlanma kültürü, yerini, ovaya kazılan önezelerde (Güme- Göme) bekleyerek yapılan bir avlanma türüne bıraktı. Özenle kazılan, bir veya birkaç kişilik yapılan derin çukurların toprağı kazları ürkütmeyecek şekilde dağıtılır ve etrafına ot, çer çöpten oluşan kamuflaj (gizleme) malzemeleri taşınarak doğal görünümlü bek yerleri oluşturulur ve tan vaktinden itibaren göllerden gelecek kaz sürüleri beklenirdi.

 

Ayrıca adına “mühre” dediğimiz plastikten yapılma çakma kazları tarlanın muhtelif yerlerine serpiştirerek yukarıdan bakan kazların, kendilerinden daha önce başka kazların güvenle indikleri bir bölge olduğu kanaatiyle oraya inmeleri sağlanır ve menzile girenlere ateş edilerek av yapılırdı.

 

Karaman’ ın hemen kuzeyinde bulunan ve güney cephesi demiryoluna kadar dayanan geniş bir sulak arazimiz vardı. Adına Çavuş Gölü derdik. Halen de mıntıka adı Çavuş diye geçer. O da sazlık, bataklık bir kuş cennetiydi. Derin bölgeleri yoktu. Hemen her tarafını insanı boylamadan gezebilirdiniz.

 

Kılbasan Beldemizin doğu kısmında, Hamidiye köyümüzün hemen yanıbaşında ise Suğla (Soğla) gölü vardı. O da Çavuş gibi bir göldü ama bazı yerleri insanı boylayacak kadar derindi.  O gölün adından dolayı Hamidiye köyüne Suğla Köyü de denilirdi. Halen eski insanlar oraya Suğla der. Bilindiği gibi Suğla sözcüğü anlam olarak, sel sularının birikerek oluşturduğu verimli sulak otlaklardır.

 

Akçaşehir Beldemizin hemen kuzeyinde bulunan Samuk Gölü ve hemen ilerisinde uzayıp giden devasa Akgöl’ ü anmak burnumu sızlatmaya yeter.

 

Akgöl gerçek anlamıyla bir doğa harikasıydı. İki bölümden oluşurdu ve diğer kısmına Düden denilirdi. Ambar Böğecik yolu üzerinde yolun güney kısmından gürleyen bir suydu Düden. Geniş aynalık alanlarıyla en çok su tutan gölümüz Akgöl’ dü. Sonraları nesli tükenmekte olan kuşların yaşadığı gerekçesiyle “Kuş Cenneti” ilan edildi ve Doğa Varlıkları Koruma kurulunun himayesine girdi. İyi de oldu. Akgöl, Ereğli’ nin kanalizasyon atığı alanı oldu. Büyük yara aldı. Bir süre sonra kurudu. Halen İvriz’ den su verilmeye ve mevzii de olsa yaşatılmaya çalışılıyor ama nafile. Yerinde çöl var artık. Bir yabancı şirket göl yatağını devletten kiralayarak tarım yapıyor. Başka rivayetler de yok değil…

 

Hemen Akgöl’ ün doğusunda yer alan Adabağ Gölü’ de bu özellikte sulak alanlarımızdan birisiydi. Şimdi o da yok.

 

Toroslar’ ın sularının çağladığı bahar aylarında Karaköprü’ den, Karaman’ ın içinden birkaç koldan, Koraş – Taşkale – Yeşildere - Ağılönü (Selerek) Köyümüzün yanından Sudurağı’ na doğru geçen hattan, İvriz Çayından ovaya akıp giden suların beslediği sulak alanlardı buraları.

 

Akgöl’ ü, Hışılayık Mağarasından çıkan su ile yeniden yaşatmak gündeme gelmiş ise de umulan düzeyde yeterli su kaynağı temin edilemediği için şimdilik yok olmuşluğuna devam etmektedir.  İnşallah canlanması yolunda uygulanabilir projeler ortaya çıkar da bölgenin doğası biraz da olsa canlanır..

 

Hotamış Gölü Havzasında,  KOP Projesi ve Mavi Tünel Çalışması doğrultusunda Adakale’ nin kuzey batısından Karahüyük’ e doğru bir şeride set yapıldı. Baraj şekline getirilerek Göksu’ dan gelen sular ile yeniden yaşam kazanmasına ve sulama suyu olarak da Katma Değer yaratmasına çalışılmakta. Proje dev bir proje… Sözünün edilmesi bile yüreklerimizin çırpılmasına neden olan bir proje… Bu uğurda çalışanlara yüreğimizden teşekkür ederiz.

 

Ne oldu veya neler oldu da bu göller kurudu? Saymaya sayfaların kifayet etmeyeceği onca güzellikler neden yok oldu gitti? Bunların birçok nedeni var. Yazımızın konusu bu olmadığı için ve gereksiz uzatmaya neden olacak olan bu alana girmiyorum. Ancak devletimizin yanlış su ve sulak alanlar politikası, geri dönülmez bir şekilde buraları yok etti. Kayıplarımızı da saymakla bitiremeyiz.

 

Elbette bu göllerin arkasından döktüğümüz gözyaşları sadece avın tükenmesiyle ile ilgili değildir.

 

Etraflarındaki tarım arazilerinin kaliteli su kaynakları olduklarını da görüyorduk.

 

Kamış, kındırga*, balık, kerevit gibi geçim kaynaklarının da yok olması yüreğimizin ateşini körüklemektedir.

 

*Not: Kındırga, kenarları tırtırlı, üzeri tüylü, yassı ve içi dolu bir kamış türüdür. Eski Türk evlerinde sedirlerin üzerine konulan veya yerde duvarlara dayanan dayama yastıklarının, eşek ve katır semerlerin ve palanların içine doldurulur.  Bu ürünlerin revaçta olduğu zamanlarda ticari değeri çok yüksekti. Kındıra denilen ve yulafa benzeyen bitki türü ile karıştırılmamalıdır.  Kındırga sözcüğü bazı sözlüklerde dahi yer almayan bir sözcüktür.

 

Kaybettiklerimiz sadece bunlar da değildir. Bataklıkların havayı nemlendirerek yağışa ortam hazırlaması nedeniyle, bulunduğu bölgeler çok yağış alan bölgeler arasında olur.

 

Ayrıca, bataklıklar yetişmiş çam ormanlıklarından daha fazla oksijen üretirler.  Daha fazla karbondioksit tüketirler. Atmosferi temizlerler.

 

Barındırdığı çok sayıdaki canlı türü nedeniyle oluşan doğal besin zinciri, çevresel dengeye katkı sağlarlar.

 

Bu göllerin çekip getirdiği doğa tutkunları ise bölgeye ayrı bir canlılık katarlar. İç turizme katkı sağlarlar.

 

Tüm bu anlattıklarımızdan görüldüğü üzere, göllerin oluşturduğu kültür ve uygarlık ise başlı başına akademik bir çalışma konusudur.

 

Son söz olarak, şimdiki ve gelecek nesillerimizin bizlere emaneti olan çok önemli değerlerini ve zenginliklerini hoyratça yok etmemizin bedelinin ağır olacağını düşünmekteyim. Bizim kuşağımız bu emanetlerin değerini bilemedi. Sürdürülebilir bir doğal yaşam dengesinin ne büyük bir nimet olduğunu kavrayamadık.  Doğal yaşamların desteklemediği bir yapay (kentsel) yaşamın anlamsızlığını ve yoksulluğunu bilemedik.

 

Bu durumlar karşısında başımı iki elimin arasına alarak düşünüyorum. Yoksa Allah İsrafil’ in görevini bize mi tevdi etmiş? Kıyametin surunu bizzat insanoğlu mu üfürecek?

 

Yeni nesiller bu alanların yeniden eski durumlarına ve ihtişamlarına kavuşabilmesi için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Bu yazı da bir günah çıkarma yazısı olmaktan öte, onları bekleyen bu görevlerinin bilincine daha çabuk ulaşmalarını sağlayan vesilelerden birisi olur inşallah.

 

 İbrahim Bey İmareti ve Medresesi:

 

Karamanoğlu İbrahim Bey 1432’de yaptırmıştır. Medrese, mescit, darülkurra tabhane, türbe ve çeşme yapılarıyla külliye olarak yapılmıştır. Güneybatısında İbrahim Bey’in türbesi yer almaktadır. Medrese türbe ve çeşme günümüzde tamir edilmiştir. 

 

Alâeddin Bey Kümbeti:

 

Karamanoğlu Alâeddin Bey için yaptırılmıştır. Kesme taştan 12 köşeli yivli konik kulaklı ilgi çekici bir eserdir. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tamir ettirilmiştir. 

 

EMİR MUSA MEDRESESİ

 

On dördüncü asır ortalarında Emir Burhâneddîn Musa Bey tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan tek katlı bir medresedir. Tek şerefeli minare girişin sağındadır. 

 

Emir Musa Beyin Kısa Biyografisi Medresenin Banisi Emir Musa Bey, ilk olarak babası Mahmut Bey'in 707 (1307-1308) yılında1 ölümünden sonra, Larende'de (Karaman) tahta geçmiştir. Onun bu hükümdarlığı sırasında kardeşi Bedreddin İbrahim Bey, kendisine muhalefette bulunarak bağımsız hareket etmiş ve Memluk sultanı Melik Nasır adına hutbe okutup sikke kestirmiştir.

 

Memluk’ lar, İbrahim Beye beylik merkezi olarak Larende'yi, Musa Beye de Ermenek Beyliğini vermişlerdi~. Muhtemelen, durumu arz için Memluk Sultanlığının merkezi Kahire'ye giden ·Musa Bey, bu ziyaretinden bir netice alamamıştır. Onun bu ziyareti sırasında hac görevini de yerine getirdiği anlaşılmaktadır. 

 

Larende'de tahta geçen İbrahim Bey 1332'den sonra kardeşi Halil Bey lehine emirlikten feragat etmiş, ancak Halil Beyin 1340'ta veya bundan kısa bir süre önce vefatı üzerine tekrar beyliğin başına geçmiştir.  

 

İbrahim Beyden sonra 744 (1343) yılında Karamanlıların "Ulu Beyi" olarak Konya'da hüküm sürdüğü bilinen Ahmed Bey hükümdar olmuştur. Ahmed Beyin ölümünden sonra beyliğin başına 1350 tarihinde Şemseddin Bey geçmiştir. Şemseddin Beyin bir yıl sonra küçük kardeşi Karaman tarafından zehirletilerek öldürülmesi üzerine Musa Bey Larendeli’ lerin davetiyle Ermenek'ten Larende’ ye gelerek tahta oturmuştur.

 

753 (1352) tarihinde ikinci defa Karaman hükümdarı olan Musa Beyin, beylik müddeti fazla uzun sürmemiştir.

 

Kendisi Mut'a çekilmiş, Larende'de ise Kardeşi Halil Beyin oğlu Seyfeddin Süleyman Bey ile Bedreddin İbrahim Beyin oğlu Karaman'ı bırakmıştır.  Ancak adı geçen beylerin ittifak halinde hareket ederek pek çok yeri zaptetmesi üzerine, Musa Bey bu sırada Konya'da emir olarak bulunan Halil Beyin diğer oğlu Alaeddin Beyi davet etmiş ve idareyi Alaeddin Beyle Süleyman Beye bırakmıştır.

 

Musa Bey, 757 (1356) tarihinde vefat etmiştir. Musa Bey, Ermenek'te emir olarak bulunduğu sırada yaptırdığı Tol Medrese' den başka, yine Ermenek'e bağlı Lamas Köyü'nde bir cami, Karaman'da bir medrese ile imaret, Mut'ta da bir mektep ve muallimhane yaptırmıştır. Karaman'daki Emir Musa Medresesi'nin muhtemelen, adı geçen hükümdarın buradaki ilk hükümranlığı zamanında inşa ettirildiği anlaşılmaktadır.

 

Mut'taki mektep ve muallimhane de yine Musa Beyin Karaman'daki ilk hükümdarlığı sırasında yaptırılmış olmalıdır. B. Emir Musa Bey Medresesi (Tol Medrese) Emir Musa Bey Medresesi Ermenek ilçe merkezindedir. Yapının, taç kapı­sındaki Arapça kitabede, Karamanoğlu Musa Bey tarafından, 740 (1339) tarihinde yaptırıldığına dair şu kayıtlar yer almaktadır:

 

Bu kutsal medreseyi din ve devletin dayanağı, gazi, abit, alim büyük emir Karamanoğlu Musa 740 (1339) yılında yaptırdı.

 

Beylikler dönemi, Anadolu'da Türk kültür ve medeniyetinin gelişmesi noktasında önemli bir yere sahiptir. Bunda, şüphesiz çoğu Türkçeden başka bir dil bilmeyen, ancak ilim ve kültürün gelişmesi hususunda çok sayıda müessese tesis ettirerek bunlara zengin vakıflar bağışlayan Türkmen Beylerin/Emirlerin büyük payı bulunmaktadır.

 

Karamanlı hükümdarlarından olan Emir Musa Bey de dönemin teamülleri gereği Karaman'da bir medrese ve imaret, Mut'ta mektep ve muallimhane, Ermenek'te de yine bir medrese ile cami inşa ettirmiştir. Tol Medrese adıyla da bilinen Ermenek'teki medrese, kitabesine göre 740 (1339) tarihini taşımaktadır.

 

Kanuni dönemine ait bir tahrir defterinde medresenin bir vakfiyesi yer almaktadır. 745 (1344) tarihli bu vakfiyeye göre, Emir Musa Bey, söz konusu müesseseye Ermenek, Mut, Karaman, Gülnar ve Silifke civarından zengin vakıflar tahsis etmiştir.

 

Karamanlılar döneminin önemli eğitim-öğretim müesseselerinden olan ve Osmanlılar zamanında da hizmet veren eser halen ayaktadır.

 

Arapzade Câmii:

 

Hatip Mahallesindedir. Karamanoğlu Alâeddin Halil Bey 1374’te Karamanoğulları döneminde yaptırmıştır. Câminin batı kapısı çok güzeldir. Kapısının üstünde nefis bir sülüs ile kitabesi vardır. 

 

Çelebi Mescidi:

 

Gazi Dükkân Mahallesindedir. Kitabesi yoktur. Karamanoğulları devrinde yapıldığı tahmin edilmektedir. Yanında bir mescidi vardır. Mihrabı çok nefis bir zambak kabartmalarla süslüdür. Minare ahşaptır. 

 

Dikbasan Câmii:

 

Şahruh Mahallesinde 1493’te yapılmıştır. Üç kapısı vardır. Minberi ahşaptır. Birçok kez tamir görmüştür. 

 

Ulu Câmi:

 

Kâzımkarabekir ilçesindedir. On dördüncü asırda yapılmıştır. Mihrabı çinilerle süslüdür. Osmanlılar devrinde mavi beyaz çiniler ilâve edilmiştir. Anadolu Türk çini sanatının 15. asra kadar olan en güzel örneklerini toplamıştır. 

 

 İlisıra Ulu Câmi:

 

 Yollarbaşı köyündedir. Mihrabı çok güzeldir. Ahşap olarak yapılan câmi 1533’te tamir edilmiştir. 

 

Ermenek Ulu Câmi:

 

Ermenek ilçesinde Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından 1302’de yaptırılmıştır. Mihrabı kilim motifli çinilerle süslüdür. Ceviz ağacından yapılmış kapılar geometrik ve bitki motifleriyle süslüdür. 

 

KARAMANIN YAYLALARI

 

Orta Torosları az çok tanıyan bir kişi Karaman’ ın tadına doyulmaz güzellikteki yaylaları ile de mutlaka ilgilenmiştir.  Bu yaylalardan ünlü birkaç tanesini bu esere almazsak olmazdı.

 

BARÇIN YAYLASI

 

Karaman Sarıveliler İlçesi sınırları içerisinde bulunan Barçın Yaylası Toros Dağları çevresinde orman içinde, temiz ve tatlı su kaynakları olan, zengin endemik bitki yapısına sahip, temiz havasıyla, sahip doğal güzellikleri ile doğaseverlerin yoğun ilgisini çekmektedir.

 

KANDEVİR YAYLASI

 

Aladağlar mıntıkasında bulunan Kandevir Yaylası muhteşem doğal güzellikleri ile safari tutkunlarını kendisine çeker.

 

Selahattin, Çuna, Göynükkışla, Güplüce, Omurlar köylerine sınır oluşturan Kandevir Yaylası aynı zamanda Yörük Göçerlerin de belli aralıklarla konakladıkları bir yayladır.

 

SERTAVUL YAYLASI

 

?????????????????

 

KIRKPINARLAR YAYLASI

 

Ayrancı İlçesinin Berendi Köyünden yaklaşık bir saatlik zorlu bir araba yolculuğu ile ulaşabileceğimiz muhteşem bir yayladır Kırkpınarlar Yaylası. Bu yaylanın her tarafından fışkıran kış suları kısa yolculuklardan sonra kumluk gevşek arazide kaybolurlar.

 

Bu pınarların bir araya toplanarak Ayrancı mıntıkasının su sorununu çözmede kullanılması sorunu, yıllardan bu yana konu ile ilgili herkesi meşgul eder.

 

Ancak doğa tutkunları için mükemmel bir gezi ve safari alanı olma özelliği her zaman insanları cezbeder.

 

GÖDET-SAKLI CENNET-

 

Karaman Merkez Güldere Köyü sınırları içerisinde yer alan Gödet Saklı Cennet ve Kaya Kilise Mağaraları doğal güzellikleri ve tarihi kalıntıları ile doğaseverlerin uğrak mekânlarından birisidir. Saklı Cennet, vadi içerisinde akan deresiyle, patika yolları ve doğasıyla yerli ve yabancı ziyaretlerini beklemektedir.

 

HARTAPUS ANITI

 

Karaman Merkez Süleymanhacı Köyü ile Çumra Adakale Köyleri arasında bulunan Kızıldağ üzerinde oval planlı bir kale kalıntısı, Hititlere ait bazı kutsal alanlar ve hiyeroglif kitabeler ile dağın güney yamaçlarında yüzeyi düz büyük bir kaya bloğunun üzerinde Hitit Kralı Hartapus’ un kazıma tekniğinde yapılmış rölyefi bulunmaktadır.   Ayrıca çevrede bazı ayak izi motifleri ile hiyeroglif kitabeler vardır.

 

Kral Hartapus uzun elbise giymiş tahtında sağa oturur vaziyette Hotamış Gölüne hâkim bir şekilde tasvir edilmiştir. Sağ elinde bir libasyon kabı – kutsal sıvı (Kan, şarap, su gibi) kabı- sol elinde ise asa tutmaktadır.

 

İlisıra Kalesi: Karaman'ın Yollarbaşı kasabasında, İmirme denen yerdedir. Eski Bizans devrine aittir. Kale kalıntılar şeklindedir. LYSTRA KALESİ olarak da bilinir. Civarında Bizanslılara ait bir kilise vardır. 

 

Divle Kalesi: Karaman'ın Ayrancı ilçesinin Divle (Üç harman) köyündedir. Bir apartmanı andıran kale, çok katlı olup, yerleşim mağaralar içerisinde ve toplu mesken halindedir. Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar zamanında daima faal olarak bulunmuştur. 

 

Gaferiyat Kalesi: Kâzımkarabekir ilçemizdedir. Gaferiyat eskiden bir kale ile çevrili iken, insanların kale duvarlarını yapı taşı olarak kullanmaları sonucu kale yok olup gitmiştir. Bugün yalnız bir giriş kapısı kalmıştır. Kapının kemerini 21 zıvanalı taş tutmaktadır. 

 

İBRALA KALESİ

 

………………………..

 

Bıçakçı Köprüsü:

 

 Karaman-Ermenek yolunda Bucakkışla Köyünde, Göksu Çayı üzerindedir. Köprü Karamanoğulları döneminde yapılmıştır. 

 

 Bir ana kemer, üç küçük kemer ile ana kemerin iki yanında, iki daire kesitli taşkın gözünden oluşan ve kesme taştan yapılmış köprünün toplam uzunluğu 81,60 m eni ise 5,1 metredir ve günümüzde kullanılmaktadır.

 

Göksu’ ya adını veren göklük en güzel bu köprüden bakılınca Göksu’ nun göklüğünü daha iyi gözleme imkânı buluruz.

 

Ala Köprü:

 

Ermenek ilçesinde Karamanoğulları döneminde yaptırılmıştır. Ermenek-Anamur yolunda Göksu üstünde dar, kayalık bir boğazda kurulmuştur. Karayolları tarafından tamir edilmiştir. 

 

Selavat Köprüsü

 

Karaman'ın Göçer köyünün Göksu civarındaki bahçelerinin yanında ve Göksu nehri üzerinde Karamanoğlu devrinde yapılmıştır. Boyu 15 metre, eni 3 metre olup, yüksekliği 12 metre civarındadır. İki sütun üzerine taştan yapılmıştır. 

 

Ak Köprü

akköprü yeşildere ile ilgili görsel sonucu

Yeşildere kasabasında, İbrala deresi üzerindedir. Karamanoğlu devrine aittir. Yanıbaşına yapılan yeni ve geniş bir beton köprü, onun güzelliğini gölgelemiş ise de hem trafik rahatlatılmış hem de Akköprü’ nün yükü azaltılmıştır.

 

Alahan

 

 Karaman'ın 40 km güneyindedir. 12. yüzyılda Selçuklular tarafından yaptırılmış büyük bir sultan hanıdır.

 

Hışılayık Mağarası 

Yeri: Karaman, Ayrancı İlçesi 

Özellikleri: Mağaraya 26 m.lik dikey bir bacadan iniş yapılarak yeraltı nehrine ulaşılmaktadır.

 

Mağara bir süre yüzey akışında bulunduktan sonra sifon yaparak kaybolmaktadır. Hala devam eden mağara birçok sifon geçilmektedir. 

 

Mağaranın suyundan tarımsal faaliyetler ve içme suyu olarak yararlanmak amacıyla yapılan ortalama 1650 metrelik bir tünel ile Buğdaylı çayı mıntıkasına bağlanmış olup, yapılan beton kanallar ile de Ayrancı Barajına akıtılmıştır.

 

Kış aylarında ise Yeşildere istikametine akıtılarak İbrala Barajını besleyen kaynaklardan birisi olmuştur.

 

Demirgömlek Türbesi

 

Kesme taştan, sekizgen planlı ve kubbeli olarak yapılmış türbenin Karamanoğullarının son emirlerinden Emüddin Bey adına yaptırıldığı sanılmaktadır. Halk, aşırı aktif veya haylaz çocuklarını buraya getirerek şifa dilemektedir.

 

Kızlar Türbesi Karamanoğlu

 

İbrahim Bey’in kızı için yaptırıldığı sanılan türbe, kesme taştan, sekizgen planlı, yuvarlak kubbeli olarak inşa edilmiştir. Şu anda şehir mezarlığının ortasında bulunmaktadır.

 

 

Süleyman Paşa Hamamı

 

Süleyman Paşa tarafından Mevlana’nın annesinin zaviyesine gelir olarak vakfedilen ve 14.yy da yaptırılan hamam, kaba yönü taşlarla kaplanmış ve büyük sağır kubbe kasnaksız olarak kübik altyapı üzerine oturtulmuştur. Günümüzde mülkiyeti özel olan yapının hamam olarak kullanımına devam edilmektedir.

 

Seki Hamamı

 

Erkekler ve kadınlar bölümü olmak üzere 2 ayrı kısımdan oluşan hamam, soğukluk kare planlı ve kubbeyle örtülüdür. Zemini taş kaplamam olan mekânda günümüzde sonradan kurulan bir şadırvan bulunmaktadır. Sıralı moloz taşla yapılan hamam, Karamanoğulları döneminde inşa edilmiştir. Günümüz itibar ile mülkiyeti Vakıflar Genel

 

Yeni Hamam

 

Nuh Paşa Hamamı ve Nasuh Bey Hamamı olarak da adlandırılan yapının Osmanlı döneminde(16. yy da) inşa edildiği tahmin edilmektedir. Beden duvarlarında taş, üst örtüde yer yer tuğla kullanılmıştır. Taşlar çoğunlukla dışarıda kesme taş, iç mekânda ise moloz taştır. Yapını kubbe kasnaklarında ise tuğlalar bulunmaktadır.

 

Kozak Hanı Karaman –

 

Mut yolu üzerindeki içten uzunlamasına 2 yığma ayak üzerine oturan 4 kemer dizisi ile iki paralel nef halinde uzanan dikdörtgen planlı yapı, Karamanoğulları döneminde yapılmıştır.

 

Kültür Bakanlığı tarafından restore edilerek konaklama ve piknik yeri ve lokanta olarak hizmete açılmıştır.

 

Arabaşı Çorbası – Araaşı çorbası-

Arabaşı Çorbası – Araaşı çorbası- ile ilgili görsel sonucu

Malzemeler: 

Hindi veya tavuk 

Tereyağı

Un 

Acı kuru biber (süs biberi). 

Hazırlanışı: Arabaşı çorba ve hamuru olmak üzere iki bölümdür. 

Çorbası: Büyükçe bir tavada tereyağı eritilir ve içine un koyarak rengi kahverengiye gelene kadar kavrulur. Diğer tarafta içinde kaynamış hindi veya tavuk suyu bulunan tencereye

karıştırılarak dökülür. Acı süs biberi ilave edilir. Haşlanmış hindi veya tavuk eti ilave edilir ve özleşinceye kadar kaynatılır. 

Hamuru: Bir kapta ılık suya un bulanır. Daha sonra su bulamaç, tencerede kaynayan suya yavaş yavaş dökülerek karıştırılır ve bir müddet pişirilir. Belli kıvama geldikten sonra tepsi veya sinilere ince olarak dökülür.

Tahta kaşık ile alınan hamur tasa konan Arabaşı –Araaşı- çorbasına batırılarak hamur çorba suyu ile çiğnenmeden yutulur. Mide ve barsak tembelliğine çok iyi gelir.

Kış aylarında sıkça yapılır. 

BATIRIK-BATIRMA-

SULU PİLAV

ŞİRLİ-ŞIRALI-

ERİKLİ,

KUYMAK

EKMEK ATMASI

LOKUR

PAPARA

TAHİNLİ PİDE

ETLİ EKMEK

KÜNCÜLÜ HELVA

DİVLE TULUM PEYNİRİ

SAKSAĞAN BEYNİ

MIKLA

CİLBİR 

 

Karaman Yemekleri

 

Ayrancı peynirinden bir güzel sıkma 

Sabah kahvaltıda ne güzel olur 

Var ise hele az kuru kıyma 

Kuzine sobada ne güzel olur.

 

Cevizli batırık oldu mu keyifler tamam 

Tahinde bulunsa mis gibi tüter 

Sulusu sıkması ben pek aramamam 

Haşlama sebzeylen ne güzel olur

 

Bulgurun pilavı kallavi durur 

Teremyağı ile mis gibi tüter 

Üstünde kavurmaya bir tokat vurur 

Yayıktan ayranla ne güzel olur

 

Helvasız koca bir kış geçer mi 

Tahini kavrulmuş vanilya tüter 

Her biri bin lezzet gönül seçer mi 

Küncülü cevizli ne güzel olur

 

Konyalı sahibi, ustası biziz 

Düğün, dernek etliekmek tüter 

Yemezsek doymayız hastası biziz 

Azıcık kuyrukla ne güzel olur.

 

Arapla karıştırma bu arabaşı 

Dövülmüş biberle sıcacık tüter 

Davet eyle eve dostu kardaşı 

Sıra gecelerinde ne güzel olur

 

Ekmek atmasını bilenler bilir 

Birazcık kıymaylan mayalı tüter 

Bayramda, etlikte bolca yenilir 

Bohçalayıp da yemesi ne güzel olur.

 

Guymağı ebeler yapacak sen yiyeceksin 

Biraz kaymak, biraz un rayiha tüter 

Yemeden tarifle nerden bileceksin 

Üstünde bal ile ne güzel olur

 

Callayı unutma midemiz küser 

Patlıcan bayılır bin türlü tüter 

Dertlere devadır tadı şahaser 

Bonfile kuzudan ne güzel olur

 

Hepsi çok oldu şişkinim dersen 

Elmamız var kardaş kokusu tüter 

Bin derde devadır günde bir yersen 

Yerken çıkardığı o ses ne güzel olur

 

Öğünmek olacak ben bir macurum 

Sarıburma, dızmana ne güzel tüter 

Sütlü biber ile yoğrulmuştur hamurum 

Taze macur somunu ile ne güzel olur.

 

Hasan Özünal

Okunma : 2817