Foto galeri

Karamandan.com

Karamandan.com

 
 
Tarih : 11 Kasım 2015  -  Saat : 11:03:15   Görüntülenme: 5017
Hayatımızın Sessiz Şahitleri Fotoğraflar
Değişen odalarda, evlerde, sokaklarda, şehirlerde kendimizi arıyor, çoğu zaman bulamıyoruz, Yalnızca fotoğraflarımız değişmeden kalıyor onları bıraktığımız yerlerde, Yollarda, caddelerde rastlayamadığımız kendimizi en kolay fotoğraflarda buluyor, tanıyoruz, Nerede, ne zaman çekilmiş olursa olsun her fotoğraf maziden geleceğe gönderilmiş küçük bir hediyedir, Bu yüzden diğer tüm kıymetli hediyeler gibi sandıklarda saklanır, duvarlarda sergilenir, Dededen kalma elyazması bir kitap, babadan kalma bir gümüş hançer, çeyiz vaktinden kalma kenarları oyalı bir tülbent ne ise, eski bir fotoğraf da odur ve eski fotoğraflar bu yüzden daima onlarla aynı mekânlarda bulunur.
Hayatımızın Sessiz Şahitleri Fotoğraflar

Değişen odalarda, evlerde, sokaklarda, şehirlerde kendimizi arıyor, çoğu zaman bulamıyoruz, Yalnızca fotoğraflarımız değişmeden kalıyor onları bıraktığımız yerlerde, Yollarda, caddelerde rastlayamadığımız kendimizi en kolay fotoğraflarda buluyor, tanıyoruz,

Nerede, ne zaman çekilmiş olursa olsun her fotoğraf maziden geleceğe gönderilmiş küçük bir hediyedir, Bu yüzden diğer tüm kıymetli hediyeler gibi sandıklarda saklanır, duvarlarda sergilenir, Dededen kalma elyazması bir kitap, babadan kalma bir gümüş hançer, çeyiz vaktinden kalma kenarları oyalı bir tülbent ne ise, eski bir fotoğraf da odur ve eski fotoğraflar bu yüzden daima onlarla aynı mekânlarda bulunur. Ayrılıklar, sevdalar, hasretler, yalnızlıklar, hastalıklar, ölümler… Hasılı bütün hayatımızın kare kare özetidir ardımızda bıraktığımız fotoğraflar. Bir zamana, yere, aileye ait olduğumuzu, bir zamandan, yerden, aileden yolumuzun geçtiğini hatırlamak, belki biraz da ispat etmek isteriz küçücük karelerle. Konuşamasalar da daima fısıldarlar bize geriye dönüşün olmadığını, olamayacağını. O gülüşlerin, o yüzlerin, eşyaların, binaların, sokakların, yolların artık olmadığını bilmek içimizde bir yerleri acıtır. Zaman ırmağının soğukluğu üşütür, dünyanın uğultusu dolar kulaklarınıza.
Bizimle beraber dolaşır fotoğraflarımız da ev ev, şehir şehir. Bizimle beraber giden mevsimi uğurlar, gelen mevsimi karşılarlar. Onlar da takvimlerden düşen yaprakları sayarlar. Göremezler, duyamazlar, üşümezler, fakat onlar da sevmez karanlığı, soğuğu, yalnızlığı. Onların da zalimi, mazlumu, yufka yüreklisi, çile çekmişi vardır. Okunur yüzlerinden kaderleri, kederleri. Okunur yüzlerinden terk edilmiş şehirlerin, kaybolmuş sokakların, yıkılmış binaların, yarım kalmış sevdaların hazin hikâyeleri.

… ölümü hatırlatan ne var bu resimde? oysa hayattayız hepimiz. (Melih Cevdet)

Kimi siyah beyaz, kimi yeşile, kahverengiye çalan renklerde… Bazıları sonradan renklendirilecek kadar önemli. Ya okulun son günü tüm arkadaşlarınızla çekilmiş bir fotoğrafta, mahcup onlarca bakışın arasında karşılaşırsınız kendi yüzünüzle yahut eski bir aile fotoğrafının içinde. Kimlerle göz göze geleceğinizi bilmeden, hangi uzak iklimlere, zamanlara ulaşacağını düşünmeden ya bir ayrılığın ilk gününde terminal önünde ya kasvetli bir hastane koğuşunda öylesine durmuş, bakmışsınızdır sizi resmeden makineye. Evin ilk çocuğu iseniz sizin de mutlaka minicik ellerinize verilmiş plastik çiçeklerle bir fotoğrafınız vardır. Kimi yıllarca dolaşmıştır cebinizde, küçük defterinizin içinde. Kimi solmuş, eskimiştir misafir odalarında ayna ya da vitrin kenarlarında.

Zamanla değil seyredildikçe sararır fotoğraflar. Seyredildikçe birer ikişer azalır karelerdeki yüzler. Önünde durulan tüm fotoğraflar hayal ve hatıra ülkesinin küçücük kapılarıdır aslında. Tıpkı kapıların önündeki yollar gibi ardındaki yollar da aynı faniliğin kıyısına götürür, terk eder sizi. Uzak dağlara, bulutlara yahut eğip başınızı toprağa bakmak gibidir eski fotoğraflara bakmak.

Tıpkı kullandığımız eşyalar, teneffüs ettiğimiz hava, üzerimizden geçen bulutlar gibi ömrümüzü nasıl tükettiğimizin, hayatımızı nasıl yaşadığımızın şahididir fotoğraflar. İsteseler de yalan söyleyemezler. Çabucak geçiveren çocukluğumuzun, bitmeyeceğini sandığımız gençliğimizin bir rüya olmadığına onlar sayesinde kanar, inanırız en çok. Tıpkı umutları, mutlulukları, sevinçleri anlattıkları gibi bırakıp gidenleri, gidip dönmeyenleri, tükenen ümitleri, kaybolan hayalleri de fısıldarlar kendilerine yaklaşanlara. Canlı değildirler belki, fakat hepsi de bir canın aslından kopmuş parçadır.

Yakılamayan, yırtılamayan fakat açıp yüzüne de bakılamayan, arkası yazılı, uçları kırık fotoğraflarınız da vardır, albümlere girmeden defter kitap aralarında ölüm kalım mücadelesi vermiş. Bazılarının yalnızca yarısı kalmıştır dünyada, bazıları kendisinden kesilmiş koparılmış uzaklardaki yarısına hasrettir. Bu tür fotoğraflar hep yüksek sesle söyler söyleyeceğini, biraz da can acısıyla. En beklenmedik vakitlerde ayaklarınızın ucuna düşüverirler.

Aslında her fotoğraf albümü sessizliğin ortasına bırakılmış ve orada unutulmuş bir hikâyedir, romandır. Her hatırlanışında yeniden yazılır, okunur uzun uzun. İster tanıdık olsun ister yabancı; her yüz, her bakış kendi hikâyesine çağırır kendisini seyredeni. Denize şişeler içinde bırakılan mektuplar gibi her fotoğraf uzak ülkelerin karanlık denizlerinde terk edildiği günden itibaren kendisini bulacak, okuyacak birilerini arar durur.

Ölmüş zamanların sessiz, eskiyen mumyalarıdır fotoğraflar. Hem kaybetmekten korkarız o fotoğraftaki anları hem de o anların yeniden can bulacağına, tekrar yaşanacağına dair ümitler büyütürüz içimizde. Hiçbir fotoğrafın yenisi yoktur ve tüm fotoğraflarımız eskidir bu yüzden. Hatıralar çağıran bir şarkı, yaralara dökülen bir avuç tuzdur eski fotoğraflar. Albümlerin sayfalarından, duvarlardaki çerçevelerin ardından daima bir sonbahar hüznü ve soğukluğu dolar ruhumuza. Çünkü fotoğraflar dökülen yapraklarıdır ömrümüzün. Onlar kalır, biz yürürüz. Rüzgâr savurur peşimiz sıra dökülen yüzümüzü, bakışlarımızı. Rüzgâr savurur peşimiz sıra sararan yapraklarımızı.

Bizi dünyanın akarsuyuna bırakıp, geride kalıyor cümle paylaştıklarımız, sarıldıklarımız, kırıldıklarımız. Geride kalıyor cümle sevinçlerimiz, kırgınlıklarımız. Mevsimler gibi hikâyelerimiz de aslına, başladığı yere dönüyor. Eve dönüş yolunu kaybetmemek için geçtikleri yollara beyaz taşlar bırakan masal kahramanları gibi içinden geçtiğimiz zamana, yollara siyah beyaz fotoğraflar bırakıyoruz binbir ümitle. Yollar değişiyor, zaman hızlanıyor. Evler, sokaklar, yaşadığımız şehir şekilden şekle giriyor, renk değiştiriyor. Sırf geriye dönüşün olmadığını ispat edercesine bize. Değişen odalarda, evlerde sokaklarda, şehirlerde kendimizi arıyor, çoğu zaman bulamıyoruz. Yalnızca fotoğraflarımız değişmeden kalıyor onları bıraktığımız yerlerde. Yollarda, caddelerde rastlayamadığımız kendimizi en kolay fotoğraflarda buluyor, tanıyoruz.

Suretlerimizin bile bizden fazla yaşadığını bildiğimiz bu dünyada, ardımızda bıraktığımız her fotoğraf karesi gücümüze giden faniliğe bir sitem, zamana bırakılmış bir ağıt galiba.