Terk-i Tarîk | Karamandan.com - Karaman Haber

Terk-i Tarîk | Karamandan.com - Karaman Haber

10 Ağustos 2020 Pazartesi
Terk-i Tarîk

       Engin bir denizin yahut yüce bir dağın yaratılışında aradığımız kudreti küçük bir böceğin kanatlarında bulduğumuzdan beri, kudretinin karşısında secde etmekten alamıyoruz kendimizi.

     Firavunlaşmış nefislerin, Karunlaşmış ekonominin ve Bel’am zihniyetindeki dindar kimselerin hüküm sürdüğü çağda, korku imparatorluğuna boyun eğmiş kölelerin var olması kaçınılmaz bir gerçek olarak durmaktadır hayatımızda. Kanunların, yeni kurulan bir yapının (sapkınlığına bakmaksızın) ayakta kalmasını sağlamaya yönelik olması piramitlerin günlerce kızgın güneşin altında inşa ettirildiğine en açık delildir. İlahlaştırılmış olanın, ilah olmadığını sorgulayacak ve delilleri apaçık bir şekilde ortaya koyacak şahsın, toplumun önde gelen şahsiyetleri tarafından alaya alınması ve “mecnun, akıl hastası, gerçeklikten uzak, mazi sevdalısı” tarzında yaftalamalara maruz kalması, hakikatin üstündeki perdenin açılmasını geciktirse de engelleyemeyecektir. Ölümün emredildiği ve öldürme kudretinin kimde olduğuna dair fikir bulanıklığının olduğu zamanda, ölümün kollarında zuhur eden kurtarıcı, ölümdeki rahmet damarlarıyla beslenmiş, anne sütü kadar aziz şerbetten içerek ölümde dirilmiştir. Zaten despotizmin hüküm sürdüğü ülkelerde ölümün diriltmeye kâdir olduğu da ilahi kanun olarak yazılmıştır.  

     Zorbanın otağında, zulmün beşiğinde büyüyen adalet ve merhamet, zalimane yaşamın yok olacağına dair ilk işaret olarak durmaktaydı yaşamımızda. Tam da bu sırada şehrin öbür ucundan koşup gelen bir adam, kurtarıcıyı uyardı. “Kaçıp git bu şehirden. Yoksa öldürecekler seni”. Ölümde dirilmiş ve ölümle yeşermişti lakin artık hayy olmanın gereği, bu zulmün beldesini geri dönmek üzere terketmekti. Ve bir nidâ duyuldu eşşiz büyüklükteki dağların arasından: “Rabbim! Beni zalimler topluluğundan kurtar.”

     Kurtarıcı o şehri terketti ve halk zillete düştükçe düştü. Karûn zihniyeti daha net belirdi ve kendini halka daha bir süslü arz etti. Onun o sahte zînetini arzulayanlar, “Ah ona verilen keşke bize de verilseydi” deme gafletini göstermekten kendilerini alamadılar. Kurtarıcıyı bekleyen gerçek ilmin sahipleri ise “Yazıklar olsun size! Hakiki olana inanıp sabretmek daha üstündür. Ancak ona da sabredenler kavuşur.” dediler. Bu şehirde ilim de yozlaşmış, Haman zihniyetiyle tozlaşmıştı. “Göğe yükselecek yapılar inşa edin” buyruğu, Firavun’un emrine âmâde ilmin nasıl tek taraflı ve ne derecede yanlı olduğunu ortaya koymaktaydı. İlahlaştırılmış olan, ilah olmadığının farkındaydı da gerçek ilahın kudretini gökte aramaktaydı. Dağ, deniz ve gök... Uçsuz ve bucaksız, yüce ve göz kamaştırıcı... Kudret ancak böyle bir yerde olmalıydı!

     “Bizi doyuruyor, bize bakıyor, bizim yaşamamızı sağlıyor. O halde ona iman etmeliyiz” anlayışında olan köleleşmiş zihinlerin sahipleri, bedensel zevklerini ve ihtiyaçlarını tatmin edebildikleri ölçüde var olduklarına inanıyorlar ve kurtarıcının söylediklerine kulak tıkıyorlardı. Sahte ilim sahipleri ve ilmin değer bulduğu şahıs, meydanda bir karanlık günde sözleştiler. Başlarında zorba ve etrafta zorbanın kulları. Olanlar oldu, korkan korkuyla sınandı. Yenilgi ilmek ilmek işlendi orada bir kez daha, hakiki ilah bir kez daha sundu kudretini, inanmayanlara. İnatta aşırıya gidenler, inadın resmini tarihe çizenler zamanla suda yok oldular. İnanmanın yarar sağlamadığı bir anda inanmaya çalıştılar. Lakin bu inanış, asıl inanılması gerekeni inandıramamıştı. Zulmetin çöplüğüne karıştılar ve kudretin karşısında mağlup oldular.

     Asırlar geçti yaşanan bu olayların üzerinden. Milyarlarca insan doğdu ve milyalarca insan öldü. Bir gün yeniden hortladı Firavun zihniyeti. Ve Hakkı tutup kaldıranları, zehirli kıskaçlarında boğdular. Kendi fildişi kulelerini inşa ettiler, kendi inançlarını kendileri belirlediler ve kendilerini kabul etmeyenleri sudan sebeplerle ip’e mahkum ettiler. Bel’am zihniyetiyle hocalar takdim ettiler, halka. Güneşi kapattılar, karanlığa razı kıldılar. Dağların yüceliğine rağmen mukaddes yükü sırtlanamamasını anlayamadılar da kendilerine kibir tuğlalarından kaleler bina ettiler, genç nesiller yarattıklarını sandılar, kudreti kendilerine haiz kıldılar. Bütün  bunlara rağmen, bu olumsuzlukların ve despotizmin tuğyanlarına rağmen mağarada uyuyan ashab’ın uyanmasını engelleyemediler, ötelerden seslenen kurtarıcının sesini kesemediler, hakikatin perdesinin açılmasını önleyemediler. Bütün kudretlerine rağmen yeniden çöplüklerine dönmeleri şimdi zorunlu artık, onların. Çukurlarına girdiler ve gömülmeyi bekliyorlar. Toprağı atacak kahramanın gelmesinden korkuyorlar. Kanunları bir bir siliniyor tarihten, azgınlıkları yavaş yavaş kayboluyor hayattan. Firavun zihniyeti yeniden boğuluyor Kızıldeniz’in soğuk sularında, Nemrut başını taşlara vuruyor yeniden bir sineğin vızıltısı arasında.

     Çukur kapanacak ve kudret, kendini o leşleri yiyen böceklerin kanatlarında gösterecek. Tarihin her döneminde kurtarıcıyla birlikte olanlar ise hakikatin perdesini bir kez daha aralayacaklar ve gerçeği en açık şekilde insanlığa sunacaklar. Ve hallerine tercüman olan bir ses şöyle diyecek: Engin bir denizin yahut yüce bir dağın yaratılışında aradığımız kudreti küçük bir böceğin kanatlarında bulduğumuzdan beri, kudretinin karşısında secde etmekten alamıyoruz kendimizi.

Fatih Gilik

 

   

    

   

   

Düzenleme : 01 Haziran 2020 11:15 Okunma : 3508