Yağmurlar Sırtıyla Sırtımın Arasındadır | Karamandan.com - Karaman Haber

Yağmurlar Sırtıyla Sırtımın Arasındadır | Karamandan.com - Karaman Haber

10 Ağustos 2020 Pazartesi
Yağmurlar Sırtıyla Sırtımın Arasındadır

Aynı gökkubbe altında fakat farklı diyarlarda; filanca dağın mağarasında kimi, kimisi falanca şehrin en işlek caddesinde. Her hayat farklı birbirinden, her yaşam değişik diğerinden. Cennette geçirilmesi gereken süre dolup da dünya denen arenaya gönderildiğimizden beri farklı farklı maceralara imza attık. Birbirinden ayrı asırlarda ötekini andırmayan imtihanlara gark olduk. Tarih her birini sakladı bünyesinde ama hepsini sunmadı bizlere. Esrarı hâlâ saklıdır kendisinde. 

Aynı gökkubbe demiştik. Evet aynı gökkubbe ama milyarlarca insan. Onlardan sadece ikisi; birbirini görmeyen, hiçbir zaman göremeyecek olan iki kişi. Bedenler birbirinden olabildiğince ayrı; ruhlar ise birbirinin olabilecek ölçüde aynı. Gökyüzü ikisine de aynı şekilde hitap etti bir kere ve hazinesini sundu onlara.

Damla damla ve sağanak sağanak, ağlayarak yeryüzüne indi yağmur. Üzerindeki kiri atmak isteyene de bir şey verdi, toprağına nimet ekmek isteyene de. Herkes kendi payına düşeni aldı; herkes bu yağmuru kendinden saydı. Kimine bir ninni oldu, kimisi şarkıya yordu. Ney üflemesinin dinginliğini verdi kimine, kimine en acıklı gazeli okudu. Her fert kendince yorumladı bu yağmuru. Ama o ikisi sustu. Sukûta büründüler. Islandılar, sırılsıklam oldular. Çünkü yağmur, onları yorumladı. Yağmur kendisini onlara sundu. Onlar için yağdığını bildirdi âleme. İki koca alem.. Bu sebepten ikisi, mesafe gözetmeksizin birbirlerinin varlığını hissettiler. İkisi de diğeri sayesinde var olduğunu sezdi. Birbirlerini görmüyorlar, birbirlerine bakmıyorlardı belki ama her ikisinin de sırtı aynı yağmurda ıslanıyor, yağmur her ikisine de aynı sırrı fısıldıyordu. Gökten kime ait olduğu bilinmeyen bir ses usulca şöyle dedi: ‘’Yağmurlar sırtıyla sırtımın arasındadır.‘’

Yağmurlar artık sırtıyla sırtı arasındaydı. Mesafe kalkmış, aradaki bütün kıtalar göğe kaldırılmış, her canlı kovulmuş ve sırtıyla sırtı arasındaki engeller yok olmuştu. Görmüyorlardı birbirlerini ama hissediyorlardı ikisi de birbirini. Yürek yangınından mıdır bilinmez bir şeyler mırıldanmaya başladılar. Yeryüzünün bütün bülbülleri bir araya gelse bu mırıldanma kadar tatlı şakırdayamazlar herhalde ve her gül bu sesi işitse bülbülüne küser de solar beklemeksizin belki de. Bir şarkı, güzel sözlerle bezenmiş tatlı bir şarkı… Görmeden aynı şarkıyı mı söylüyorlar ne? Evet, evet tıpatıp aynısı söyledikleri. Dudaklar birbirine dönük değil ama aynı dudağa ait sözler yükseliyor, yağmuru sunan semaya. Yine sahibi belli olmayan ses bu sefer daha tok bir eda ile hitap ediyor: ‘’Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın arasındadır.‘’

Ruhları paramparça oluyor, bin parçaya bölünüyorlar adeta. Ama nasıl olur hâlâ ayaktalar ve yaşıyorlar? Hâlâ tek parça halinde duruyorlar? Öyle bir hançer saplanıyor ki ikisine,  hayattalar ama yaşamıyorlar; ayaktalar ama ölmüş vaziyetteler. İşte o zaman anlıyorlar kendilerini bin parçaya bölen bu sırrı. O zaman vakıf oluyorlar ölülerin nasıl yaşadığına. Aşk, aşk diyorlar. Daha doğrusu aşk olduğunu hissediyorlar, kendilerini bu hale sokan iksirin. Durup düşünüyorlar. Aşkın saf ve temiz kalmadığını da biliyorlar hani(!). Aşkın biyolojik hazza indirgendiği bir toplumun neticede sevgiyi bedenlerde aramasından korkuyorlar ve ürküyorlar. Çölde soğuktan titriyorlar, geçmişe göz atıyorlar. Paramparça olan ruhlarını dünyanın her bir tarafına savuruyorlar. Aşkı aklamaya çalışıyorlar. O anda esrar dolu ses her ikisininde ruhuna tercüman olarak şöyle diyor: ‘’Bin parçaya böldü beni, bir divane sır.’’ 

Farkına varmadan farklılaştılar. Gözlerini göğe çevirdiler, gökte Anka’yı gördüler. Kaf dağının sırrına erdiler. Hayvanâtı konuşur buldular. Karıncada Süleymanı, balıkta Yunusu aradılar. Mecnun olup, melekûtla hemhal oldular. Cemadât dile geldi, taş pınara derviş oldu. Toprak öz varlığıyla payidar oldu. Şaşırdılar, şaşakaldılar. Gözlerini ovuşturdular ama yine de bir şey değişmedi. Her şey değişmişti; günah beyaza, tevbe karaya bürünmüş, çocuklar günahkar bir vaziyetle annelerinin kucağına koşmuştu. Şeytan secde etmiş, Âdem yeniden dirilmişti. Nefs-i emmare bu ikisinin hissettikleri karşısında erimiş, onların hissettiklerinin ayağına kapanmıştı. Görmüyorlardı hâlâ birbirlerini ama hiç kimsenin görmediği ve hissedemediği şeyleri görüp hissediyorlardı. Ve sadece ikisi, yalnız ikisi biliyordu bunu. Bir de her şeyin şahidi o ses… Şöyle tekrarladı üç kere, hakikati: ‘’Sesi geliyor sesi günahkar çocukların.‘’

Ve var olmadılar, yokluğu ise hiç tatmadılar. O ikisi bilmeden karşısındaki kişiyi ve görmeden o esrarlı sesin sahibini, birbirinin oldular. Rabb katına yükseldiler, gazaptan kurtuldular. Aşk’a erdiler, dağ hücrelerinde eridiler. Yûnûs olup yola revan oldular, Mevlana’ya bürünüp gönüllere kondular. Gariplerin yurdunu, yurt tuttular. Dervişlerin hırkasında kayboldular. Her devirde “Yok”luğu bilip, “Var”olana sığındılar. Sırrın aslını cefa çekebilene açtılar. Onlar asırlarca “Hiç”tiler, “Hep”lerin arasında inci idiler. Tertemiz ve taptaze… Kaf dağının ötesinde, Anka’nın altından kanatlarında… Bekliyorlar, yağmurlarla erecek olanları.

Fatih Gilik 

Okunma : 1350