Bu Yol Uzağa Benzer | Karamandan.com - Karaman Haber

Bu Yol Uzağa Benzer | Karamandan.com - Karaman Haber

09 Nisan 2020 Perşembe
Bu Yol Uzağa Benzer

Bundan sonra kimin geleceğini Allah bilir, fakat gelmiş-geçmiş olan şairlerin içinde sanat ve kişilik olarak en gelişmiş olanı Hz. Yunus Emre’dir. Bu konudan anlayanlar, dost olsun, düşman olsun, bunu kabul eder durumdadır.

Allah sevgisine sığınıp, onu sevmek ve yüceltmek yolunda bu mertebede bir mahfiyet içine girebilmek ondan başka hiç kimseye nâsib olabilmemiştir.

Öylesine pervasız, öylesine emin, öylesine pazarlıksız, öylesine umarsız bir sevgi seline kapılmıştı ki, o sevgiden gayrı hiçbir şey umurunda değildi. Ne sanat, ne şiir, ne kâfiye, ne vezin, ne sultan, ne medrese, hâttâ ne cennet, ne cehennem.

Halk onun hayatını kendi gönlüne destan kılmıştır. Parlak, pırıltılı, ışıltılı bir destan. Gönülden gönüle, çağdan çağa intikal eden bir destandır, Yunus Emre’nin hayatı.

Bir kıtlık olmuş da, o da heybesini dağ alıcıyla doldurmuş da, Hz. Hacı Bektaş’a buğday istemeye gitmiş de, Hz. Bektaş’ın halifeleri de ona “buğday mı, hikmet mi?” diye sormuş da, o da “hikmet karın doyurmaz, buğday, diyesiymiş de…

Hepsi doğru. Ama kelimeleri düzgün okumak kaydıyla doğru. Bir defa Hz. Yunus, Hz. Bektaş’la çağdaş değil. Ol sebepten halifeleriyle görüştüğü doğru. Dağ alıcı hamlığı, bilgisizliği, buğday bilgiyi simgeliyorsa menkıbeyi yeniden değerlendirmek gerekir.

Yunus, menkibeye göre buğday aldı, dağa vardı. Dağa varmasıyla, yaptığı hatanın farkına vardı.

Yani, yalnızlığın alacakaranlığında, yani dağda düşündü, efkân etti ve hatasını anladı.

Hatasını anlamak onu güçlendirdi ve gidip bir başka kutlu kapıya, Tapduk’a derviş oldu.

Kırk yıl hizmet etti bu kapıya, Mürşidi ona dedi ki: Kırk yıl hizmet ettin. Dağdan ocağa odun taşıdın. Hiç eğri odun getirmedin. Hikmeti ne ola kı?

Elbette doğru.

Dağ denilen o âlemden, yani dünya denilen o dergâha Yunus’un taşıdığı odun değil insandı, fikirdi, düşünceydi, zaman zaman dünyalıktı ve hepsi dosdoğruydular. Eğrisi-büğrüsü yoktu. O dergâha, yani Hak sevgisi dergâhına, insan sevgisi dergâhına hiçbir şeyin eğrisi yakışabilmezdi.

Halkın gönlündeki destanî hayat devam eder. Dergâhtan gönülsüz ayrılan Yunus yolda üç yoldaş bulur. Halleşirler, dost olurlar. Üç temiz ve yoksul insan. Bir hanegâhta misafir olurlar. Yemek vakti gelip karınları açıkanda Yunus’un yoldaşları ellerini kaldırıp, gönül yoluyla yaratana sığınıp niyâzda bulunurlar. Bir sofra iner ve karınlarını doyururlar. Sıra Yunus’a gelince, O şaşkın: “Allah’ım, ben bir şey bilmem. Bu zatlar kimin adına niyâzda bulundularsa ben de aynı kişinin adına yalvarırım ki..” diyende, bu sefer iki sofra birden..

Doğrudur.

Yunus’un yoldaşları, Hakk sevgisinin yolcularıdır. Niyâzlarına inen sofra bu yolun aşkınadır. Oysa Yunus’un dervişliği dışında bir de ozanlığı vardır. onun adını taç beyitlerde anarak yirmidört saat tekkelerde, camilerde ilâhiler, naatlar okunmaktadır. O hem eğitici, yol gösterici, hem de bir Hakk yolcusudur. Onun kısmetinin çift oluşu bundandır. Halkın gönlü bu masalı bunun için böyle kurgulamıştır. Gerçeklik payı yüzde yüzdür.

Molla Kasım menkıbesi de ünlüdür. Kasım adlı şeriat bilgini bir derenin kıyısına oturur ve Yunus’un şiirlerini okumaya başlar.

İlk defterdeki şiirlerin hepsini aykırı bulur ve yakar. İkinci deftere başlar. Bunları da uygun bulmaz ve suya atar, havaya savurur. Üçüncü deftere başlarken bir kerametle karşılaşır. Adıyla ve yaptıklarını haber veren mısralarla karşılaşır. Yanıldığını anlar. Ancak iş işten geçmiş gibidir. Giden şiirler gitmiştir. Onar artık rüzgârın, suyun, balıkların, yaprakların, kuşların dünyasına malolmuştur. İnsanlar elde kalanlarla yetinmek durumundadır.

Sezai Karakoç, “Molla Kasım Yunus’un kendisidir” der ve devam eder: “Molla Kasım, yani Yunus’un kendisi, şiirlerini kritik ede ede meydana getirmekte ve insanların karşısına bir şiir çıkarabilmek için iki şiirlik müsvetteyi yırtmakta ve yakmaktadır. Şiirlerin değeri ve İslâma uyarlığı ve hizmeti için çektiği sıkıntı ve azâbın sonu yoktur. Zaman zaman şair umutsuzluğuna kapılmış, şiirlerini yakmış ve yırtmıştır. Fakat halk, tertiplediği menkibesiyle, büyük incelikle ve saygı duygusuyla, Yunus’un karalamalarının, şiir provalarının dahi boşa gitmediğini, onu da kuşların ve balıkların okuduğunu söyleyerek belirtiyor.”[1]

Şu bölüm bir de Karakoç’un gözüyle okunmalı.

 

“Dağlar ilen taşlar ilen,

Çağırayım Mevlâm seni

Seherlerde kuşlar ilen

Çağırayım Mevlâm seni.”

*     *     *

Yunus Emre’nin dinlendiği mekân üzerine yarım yüzyıldar süregelen bir tartışma yaşanıyor. Üzülecek bir durum değildir. Böyle olağanüstü bir değere kim sahip çıkmak istemez ki? Ama çağımızda artık bazı tesbitler eskiye göre daha kolay yapılabiliyor. Evliya Çelebi merhumu abartılı bulanlar ve inanmakta müşkülat çekenler, Kuyud’u kadîme defterlerindeki sahih kayıtlar ve yeni ortaya çıkarılan en eski divanındaki kayıt ve derkenarlar ile bu konudaki her türlü tartışmayı artık anlamsız bulmaktadırlar.

Hz. Yunus Emre Karaman’da, kendi adıyla anılan ve oldukça özensiz onarılmış mekânda, Yunus Emre türbesinde dinlenmektedir.

Hz. Yunus’a ait olduğu söylenilen veya sanılan diğer mekânların tamamı “makam”dır. Makam da önemli bir kurumdur. Şimdilerdeki anıt uygulamasının o zamanki şeklidir.

Konya’da Hz. Kâzerunî adına bir dergâh bulunmaktadır. Hz. Kâzerunî Uzak Asya’da yaşamış, orada vefât etmiş ve orada sırlanmış bir velîdir. Zamanında ünü o kadar büyüktü ki, Sarı Deniz’de fırtınaya yakalanan gemiler, müslüman-hristiyan-budist, bu hazrete adakta bulunurlar, kurtulunca da dergâhı dünyalıklarla donatırlardı. Günümüzde Hz. Mevlanâ’nın ünü ne ise, o zamanlar da o en tanınmış veliydi.

Uzak Asya nerde, Konya nerde? Ama onun adına düzenlenmiş bu makam, Hazretin ruhâniyetine sığınmak isteyenlere yardımcı olmuş, vazifesini yapar olmuştur.

Karaman dışındaki Yunus makamları da aynı anlayışla düzenlenmiştir.

 

 


[1] S. Karakoç, Yunus Emer

Okunma : 3153