Semerciler Sokağı | Karamandan.com - Karaman Haber

Semerciler Sokağı | Karamandan.com - Karaman Haber

27 Eylül 2020 Pazar
Semerciler Sokağı

Dellal Asım, sokağın başından kocaman bir sesle bağırmaya başlardı :

  • Arif ağam, aslan ağam, yazın ayransız, kışın yorgansız

Arif ağam..

Halkın “ sıtma görmemiş “ dediği cinsten, bariton bir sesi vardı. Herkes onu çok severdi. Şakacı, iyilik sever ve herkesin dostuydu. Şaka yaparken takındığı tavır sadece ona hastı; ciddi ciddi konuşur, karşısındaki işletildiğini neden sonra anlardı.

Arif  ağam dediği babamdı. Semerciler sokağının sâkin, temiz, düzgün esnaflarından biriydi babam. Tuzculuk yapardı. Şerefli Koçhisar dan bir kamyon tuz alır, onu tek patlamalı bir motorun çevirdiği değirmeninde öğütür satardı. Sekiz kuruşa mal ettiği tuzu on kuruşa satar ve kendiyle birlikte altı horantaya bakardı. Semerciler Sokağı’nın eskilerindendi. Yalanı dolanı olmayan, hileden hurdadan habersiz bir Türkmendi ve bu sebeple sevilen bir insandı.

Sokak, yukarda Demirciler Mescidi’nden başlar, Odun Pazarı’nda sona ererdi. Kırma taş zeminli ve çocuk gözümüze geniş bir caddeydi. Taşların birleştiği yerlerde yemyeşil yosunlar oluşur bu yeşillik bahar aylarında daha belirginleşirdi.

Yolun sağında Çeşmeci Kemal’in küçük dükkanı vardı. Ve çeşmeci Kemal’in yaşıtımız iki çocuğu vardı. Zuhal ile Filiz erkek olanın adıydı Filiz ve bizim hiç tuhafımıza gitmezdi. Çatık kaşlı, sert görünümlü Kemal amcadan korkardık biz çocuklar.

Dellâl Asım, her nedense Çeşmeci Kemal’de az durur, hatta çoğu zaman kapıdan içeri girmez,  selâm ile karışık küçük bir laf atar, yandaki dükkâna, berber Nazmi’ye geçerdi.

Önce berberi makaraya dolar, sonra tıraş olana sataşırdı. Herkese ve her şeye söyleyecek bir lâfı vardı.

Konuşmalarının çoğunu büyüdükten sonra anlayabildik. Meğer “ünlü tellâl” genellikle müstehcen, ama esnafın fena halde hoşuna giden lâflar edermiş.

O sıranın ünlü mekanlarından biri de Çarıkçı Rahim’in geniş dükkânıydı. Otomobil lastiklerinin eskimiş ve atılmış olanlarını toplar, Tatar Rahim ve biraderi, onlardan çarık tabanı keserlerdi. Hafifçe kavisli ve neredeyse iki-üç santim kalınlığındaki lastik, taban olarak harika iş görürdü. Üstüne el dikimiyle oturttukları öküz derisinden saya, nerdeyse ömür boyu dayanırdı. Eskimemesi babalar için iyiydi de, biz çocuklar için nerdeyse kâbustu.

Tatar Rahim ve ailesi Karaman’daki pek çok muhacir ailesinden biriydi ve hârika bir aileydi. Kimseye zararları yoktu. Tatarların bütün özelliklerini taşıyorlardı. Gözleri yumuk, nerdeyse bir çizgi gibi ve elmacık kemikleri çıkık çıkıktı. Dilleri de Kırım Türkçesi’ydi. Nerdeyse tatarca gülerlerdi. Esnaf arasına fazla karışmazlar, bu sebeple de haklarında pek ileri- geri konuşulmazdı.

Onların dükkânını bir seri semerciler takip ederdi. Semerci Hüseyin efendi, diğerleri’nin ustası olmalı ki, onların hepsine tepeden bakar ve talimat verirdi. Yaşlı bir insandı ve babam da ona özel bir  saygı gösterirdi.

Hüseyin efendi semer dikerdi. Şimdinin gençlerine semeri tarif etmek gerekir.Bir esnaf grubu yaratacak kadar geçerli ve aranan bu sanat, şimdilerinin  oto karoseri ve döşemesi kadar önemliydi.

İnce sanattı semercilik  Hayvanın sırtını ve omuzlarını rahat ettirecek formu her baba yiğit bulamazdı. Ayrıca kullanılan keçenin, çulun, kaşlarda kullanılacak ağacın, dolgunluğu teşkil eden “sazın” cinsi, kalitesi önemliydi. Semerden semere fark vardı ve iyi semerci aranan bir esnaftı.

Dellâl Asım günlük ziyaretini semercilerde oturarak tamamlardı. Çay vakti de gelmiş olurdu zaten.

Onun ziyareti sırasında gelen bir müşteri olursa Asım, kendine vazife edinir ve alış-verişi mutlaka sağlardı. 

Len Hüseyin Ağa, işte seni adam bellemiş gelmiş, boş çevirme su Çataklı’yı. Eşeği sana hayır okusun.

Müşteriye döner:

  • Bak, sevildiğini bil, bu fiat benim hatırıma, yoksa senin suratına bakmazdı bu herif. Al, al şu semeri de şu hayvanın sırtı yağırdan (yaradan ) kurtulsun. Yoksa seni yolda bırakacak.

Alış- verişin sonlanması ve çayın içilmesinden sonra demircinin dükkânına bir selâm verir, bıçakçı Süleyman’ın dükkânına dalardı.

Kara- kuru incecik bir adam olan bıçakcı Süleyman ile oldukça iri-yarı olan Asım hoş bir tezat yaratırlardı. Bıçakçı sanatı Bursa’dan getirmişti. Sofu bir adamdı. Küçük suratının yanlarından ve çenesinin ucundan simsiyah bir sakal bu küçücük bedene müthiş bir hava katardı.

Asım, Süleyman’ın sofuluğuyla hafiften dalga geçerek bir şeyler söyler, konuşulan duysun ve gülsünler diye, o kocaman sesiyle yüksekçe söylerdi. Her defasında, başlangıçta Süleyman bozulur veya kendini öyle gösterir, ilerleyen kısa zaman içinde o da gırgırın ritmine ayak uydurur, onunla birlik olur, komşu için senaryo düzmeye koyulurlardı.

Süleyman’ın yeri küçük bir dükkândı. Fakat iyi bir ustaydı. Söğüt yaprağı bıçaktan başlar, çeşit çeşit adları olan bir çok cinsini yapardı bıçağın. Çeliğe kendisi su verir, bazılarını ise su yerine, kendi hazırladığı bazı karışımların içine sokar çıkarırdı. Kızarmış demirin suda çıkardığı feryadı ve yükselen su buharını keyifle seyrederdik.

O zamanlar sustalı çakı var mıydı bilemiyorum. Fakat bıçakçı, şimdinin sustasına benzeyen, özel yaylı sistemlerle açılan kapanan müthiş şeyler yapardı. Kurban yaklaşınca Süleyman’ın yanına varılmazdı Çalışırken ahenkli sesler çıkarırdı. Babam “ ilahi okuyor.” derdi. Ve benim anlayamadığım şeyler söylerdi.

  • Bak bu çekiş vuruşları yok mu, onlarla bir çeşit zikir yapıyor bizim sofu…

Dellâl  Asım, yanına Süleyman’ı da alır, sıradaki dükkâna, bizim tuz değirmenine girerlerdi. Dellâl’ın en fazla zaman ayırdığı yer olurdu burası. Çünkü Arif ağa, Asım’ın makaralarına “ arifâne” çanak tutardı.

Arkalıksız iskemlelere oturur, geriye doğru kaykılır:

  • De bakalım koca tuzcu, bize ne söyleyecen? derdi.

Arif ağa:

  • Çay mı, kahve mi?

Onun cevap vermesini beklemeden, bana:

  • Oğlum kahveci Recep amcana söyle, kahve yollasın bize. Gerçi burada kahve içmesini bilen de yok benden başka, amma, neyse, sen yine de söyle, Recep bildiğini yapsın.

Dellâl durur mu?

  • Allah’ın dağlısı, daha dün gelmeden bu gün kahve içmesini mi öğrendin? Oğlum, söyle, yandan carklı olsun. Dellâl Asım amcam var de. O bilir ne yapacağını.

Kahkahalar ve takılmalar arasında karşıdaki kahveci Recep’in büyülü dükkânına koşardım.

*     *     *

Onlar gittikten sonra bana çok dokunduğu için babama sorardım.

  • Her şey tamam da baba, ne demek şu “kışın yorgansız, yazın ayransız” demek?
  • Anlamayacak ne var arkadaş, yazın yanarsın da ciğerini serinletecek ayran bulamazsın, neden ? Yokluk. Kışın üşürsün de üstünü örtecek yorgan bulamazsın, neden? Fakirlik.

Bu demek işte.

Bir süre düşünür, üzülür, tekrar sorardım:

  • Biz böyle miyiz baba ? Bizim ayranımızda var , yorganımızda. Ama bu amca, hem de sokağın ortasında bu lâfı sadece bize ve bağıra bağıra söylüyor.

Oysa babam hiç alınmazdı. Bana bunun bir şaka, bir “ takılma” bir sempati sözü olduğunu anlatırdı. Ama pek güzel ve özel kelimelerle anlatırdı.

Şimdi hiçbirini hatırlamıyorum.

Kâmil Uğurlu 

  

 

Düzenleme : 20 Haziran 2020 14:48 Okunma : 3855