Karamandan.com

Karamandan.com

16 Temmuz 2020 Perşembe
karaman

Ay akşamdan ışıktır
Kışlalar doldu bugün Doldu boşaldı bugün Gel kardaş görüşelim Ayrılık oldu bugün Urfalı Hamza.
Kategori : Köşe Yazıları
25 Mayıs 2020 14:08
 
Ay akşamdan ışıktır

Kışlalar doldu bugün
Doldu boşaldı bugün
Gel kardaş görüşelim
Ayrılık oldu bugün

Urfalı Hamza.

Yukarıdaki türküyü bilir misiniz?  “Kışlalar doldu bugün” Urfalı Kel Hamza çığırır. Öyle bir ses ki, çiğerini burkar insanın, canını yakar. 

Geçen yüzyılın başlarında doğmuş, Urfa’nın üç silahşöründen biridir Hamza, adamı ta yüreğinden vurur.. Mukim Tahir, Bekçi Bakir ve Kel Hamza; üç musiki ustası, üç gazelhan, hoyratın üç yanık sesi.

Hamza Baba genç yaşta hayata veda etmiş olmasına rağmen nadide eserler bırakmış, toprak kokulu altın ses, kıymet bilene. Bu hoyrat da onlardan en güzeli belki, ilk duyduğumda çarpmıştı beni. 

Urfa seyahatimde Kel Hamza’nın bulabildiğim tüm eserlerini toplayıp Türkmen Konağı Oteli’nde saatlerce dinlediğimi hatırlıyorum. Mekânın ruhu zaten etkileyici idi birde üstüne Hamza’nın yanık sesi eklenince, o gece Urfa şahlanıp Şanlıurfa olmuştu benim için.

Türkmen Konağı Oteli, Şanlıurfa’ya özgü nahit taşından yapılmış eski bir konak aslında. Yüzlerce yıldır ayakta. İyiki de ayakta. Konağın eyvanında otururken tanıştığım sağlam bir Urfalı olan Mehmet adında bir amca anlatmıştı bu türkünün hikâyesini. Urfalı Kel Hamza, 1930’lu yıllarda 4-5 gün süren bir yolculukla Diyarbakır’da asker olan kardeşini ziyarete gider. Uzun yoldan gelmiştir, yorgundur ama tek arzusu yıllardır görmediği karındaşını görmektir. Kışlanın kapısında saatlerce bekler ki kardeşini görebilsin. Bir türlü izin vermezler. İşte felek; kimine kavun yedirir kimine kelek. Umutları tükenen Hamza kışlanın yakınındaki bir dağın tepesine çıkar ve bu türküyü irticalen söylemeye durur. Hamza’nın sesini kışla içinden duyan kardeşi komutanlarına “Ağabeyim geldi” diye nihayet görüşme izni alır.

Geceler yârim oldu
Ağlamak kârım oldu
Her dertten yıkılmazdım
Sebebim zalım oldu

Benzer bir olay yaşadım; 1999 Yılında askerde iken İstanbul’a yemin törenime anam ve kardeşim gelmişti de, anamın başı örtülü diye kışlaya katmamışlardı. O günkü hislerimi anlatamam, kim için, ne için askerlik yaptığımızı sorgular olmuştum; Kurtuluş Savaşı’nda vatanı kurtarıp düşmanı denize dökmüşsek, o vakit bize bu düşmanlığı eden kimdi?  

Bu kitap karşılıklı sohbet eder gibi geldi bu noktaya kadar. Tabi erkek muhabbeti bir noktadan sonra askerlik muhabbetine dönmezse olmaz. Doğrusu askerlik konusunda ilginç anılarımda yok değil.

Ben, üniversite falan derken geç yaşta askere gidenlerdenim. Hayatta hayli yol aldığımızdan 18 yaşındaki gençler kadar rahat olamadık askerde. Ankara Polatlı’da Yedek Subay sınavına liseden arkadaşım Feridun’la birlikte gitmiştik. O komando olmak, aslan gibi savaşmak istiyorken, ben mümkün olanın en kısa döneminden bir askerlik yapma peşindeydim. Kahretsin ki sınavı kazanan mı, yoksa kaybeden mi asteğmen oluyor kimse bilmiyordu. Dönemin şartlarında bize o mühim sınavda, “Annenizle babanız dans eder mi?, Bir odada bir kızla yalnız kalsanız aşağıdakilerden hangisini düşünürdünüz? gibi gayet mantıklı ve kültür seviyemizi tartan sorular yöneltilince, başıma bir iş gelmesin diye aklıma gelenin tam tersini yazarak cevaplamıştım. Ona rağmen hem benim, hem de Feridun’un komando olmasına karar vermişti kumandanlarımız.

Böylece bizim adres belli olmuştu; Isparta Eğirdir Dağ Komando Okulu. Feridun olan bitenden gayet memnun, mavi bereyi takıp kamuflaj giyeceği, silahlarla oynayacağı günü iple çekerken ben kederliydim. Doğrusu hiç bana göre değildi askerlik. Öte yandan, beni ölüme gönderen, anamın yaşmağından rahatsızdı.

Gün geldi çattı Eğirdir’de kışlanın kapısına dayandık. Tüm sivilliğimizle yaklaşık 1000 kişiyi meydanda içtimaya aldılar. Bizler kargacık burgacık ortada dolanırken, o zaman anlam veremediğim bir takım bağrışmalar ve sonunda duyulan “Dikkaaaaaayt” narası ile irkildik. O zaman anladım, artık işlerin değiştiğini, zira kimse “Şimdi de sahneye kocaman alkışlarınızla albayımız geliyoor” dememişti. Omzunda bir dünya çelenk, yıldız vesaire bulunan yaşlıca bir amca kürsüye çıktı. Şöyle bir meydana göz gezdirdikten sonra, haşin bakışlarıyla donattığı ilk cümlesini avazı çıktığı kadar bağırarak beynimize çakıverdi.

“Komando, teröristi, arar, bulur, anasını...”

Bu cümleden sonra onun yaşlı amca değil, büyük bir komutan olduğuna hepimiz ikna olmuştuk. Komutanın yeri göğü inleten bu haykırışı ile başıbozuk grubun nasıl bir anda hizaya geldiğine şahitlik ettik, bununla da kalmayıp biat ettik, hatta altına edenler oldu. Rezalet paçadan akarken hiç kıpırdamadan bir ölü sessizliği ile dinledik komutanı; zannımca başkaca da bir şansımız yoktu.

Gerçi “Tuttuğu nöbette uyuyan askerin kurşuna dizildiği bir Türkiye'de yaşamak istiyorum” diyen İsmet Özel kadar bile gaddar değildi komutan ama buna karşın yinede bu veciz konuşmasının ardından bir an evvel buradan kurtulmamız gerektiğini daha iyi anlamıştık. O hengâmede Feridun’u ararken, büyük bir iştahla barfiks çekerken buldum. Komutanın konuşmasından fazlaca etkilinmiş olacak ki hemen spora başlamıştı bizimkisi. Düşüncelerimi Feridun’a anlattım, “Buradaki bin kişiden yarısını eleyeceklermiş, bir çaresine bakıp kaçalım buradan yoksa ölürüz” dedim. Feridun halinden memnun spora devam ediyordu. Anlaşılan o kararını vermişti, iyi bir asker olup doğuya savaşmaya gidecekti.

Bize kamuflaj, bot, kep ve pişik kremi gibi elzem edevatı teslim ettiler, mavi komando beresini takıp hepimiz yeşillendik. Ardından eğitimler başladı, 3 hafta kadar orada aldığım eğitimi unutmam mümkün değil. Oysa insan bedeninin sınırları ne kadar genişmiş. Eğirdir komando üretim tesisi; dağcılıktan tutun, su üstü ve su altı eğitimlerine kadar yalnızca rütbeli askerlerin eğitim gördüğü, dünyanın en iyi komando okulu. Burada bir yanı yaz, öte yanı kış Sivri Tepe’de dört mevsimi iliklerinize kadar yaşar akıl sağlığını korumak içinde Eğirdir Gölü’ne bakarsınız. Her yanda, dünyanın dört bir yanından gelip burada komando eğitimi aldıktan sonra kurşungeçirmez olarak ülkesine dönen askerler görürsünüz.

Gün doğdu, hep uyandık,
Siperlere dayandık

RAP RAP RAP

İstiklalin uğruna da,
Al kanlara boyandık.

3 haftada ölmediysem gayrı kurşun işlemez bana diye düşünürken refüze seçmeleri olacağını ilan ettiler. Refüze yani reddedilenler seçilecekmiş ve bu aşağılıklar komando olamaz deyu piyade yapacaklarmış. Refüze, o an Fransızcadan dilimize geçen en güzel kelime gibi geldi bana. Bu fırsatı değerlendirip komandoluktan yırtmalıydım.

Masalar kurulmuş, her birinde bir doktor, sırayla gelen çıplak adamları muayene ediyor, komando olup olamayacaklarına karar veriyorlardı. Sıramı beklerken, komando olamayacak reddedilmiş vatan hainlerinin sevinçlerine tanık oluyor bende onlar gibi, kırmızı ”Komando olamaz” mührünü arzuluyordum. Refüze olanlar teskere almışçasına kutlama yaparken bunların çoğunun basur bahanesi ile yırttıkları dilden dile çığ gibi yayılınca nerde hemoroitli varsa hallerine şükretmeye başladı. Bu kelimeyi ilk kez orda duymuştum. Bu illet hastalığın mensupları sanki basurlu değil, Asur Medeniyeti’nin kralları havasına çoktan bürünmüşlerdi. 

Hemen önümdekinin daha ilk doktora “Bende basur var” demesiyle, doktor paravanı göstererek “Geç arkaya donu indir” demesi bir olmuştu. O manzaradan sonra bu taktiğin bana göre olmadığını anlamıştım. Nihayet sıra bana geldi, o doktor, komandoluğa engel bir kusurumun olup olmadığını sorunca “Hayır efendim gayet sağlıklıyım” dedim. İlk masada amacıma ulaşamamıştım, ikinci, üçüncü derken göz göre göre komando oluyordum. Son masada göz doktoru oturuyordu. İçimden “Bu son fırsat” diye geçirerek; “Benim gözlerim bozuk” dedim. “Nerede gözlüklerin ya” dedi. Kahretsin ki gözlüklerim eğitimde kırılmıştı, bırak gözlüğü insanlar kırılıyordu o eğitimlerde. Mesela bir “Allah’a uzanan yer” diye tabir ettikleri demir merdiven vardı ki oradan düşersen hakikaten Allah’a varıyordun. Tamda orda düşürüp kırmıştım gözlüğü. O ara aklıma ehliyet geldi, bu sayede gözlüklü olduğumu ispatladım. Ehliyeti alırken -Gözlükle- ibaresini yazan heyet doktoruna epey kızmıştım ama şimdi işime yaradı. Mührü bastı doktor komutan; “Komando Olamaz”

Kara gözlüm, efkârlanma gül gayri! 
İbibikler, öter ötmez ordayım. 
Mektubunda diyorsun ki: 'Gel Gayri! ' 
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. 

Başından mavi bere, sırtından kışlık komando elbiseleri geri alınıp, yazlık, tiril tiril piyade kıyafetleri giydirilmiş biz vatan hainlerini lapa lapa kar yağarken, hayvanat bahçesindeki maymunlar gibi içtima alanında sergileyerek kalanlara gaz veriyorlardı. Hani işe de yarıyordu, komando olarak kalanların hindi gibi kabarmaları bir yana, bu nümayişten etkilenip refüzelikten azadını isteyenlerde çıkıyordu. 

İki günlük psikolojik presten sonra benim gibi refüze olan yaklaşık 500 kişiyi sanayi devriminden kalan buharlı bir trenle İstanbul Tuzla Piyade Okuluna yolladılar. Kompartımanın birine soğuktan girilmiyor diğerinde sıcaktan durulmuyordu. Günlerce süren yolculukta nöbet tutturuyorlar, içtima alıyorlardı. Yolculuk öyle uzun sürdü ki bizi Afganistan’a götürüp Taliban’a verecekler sandık, neyse ki kimse trenden atlamadı.

Nihayet İstanbul’a varmıştık. Sanıyorduk ki güzel İstanbul’da güzel günler bizi bekliyor. Tabi hiç öyle olmadı, 17 Ağustos depreminden hemen sonra ordaydık ki; ne yatacak bir koğuş ne doğru düzgün ayakta bir bina vardı. Sonrası tam bir işkence. 

Raaat
Hazıııı rol
Tüfeeeeeee komza
Nassı nasker
sool
Beni rahatta dinle

Rahat dediyse bu sadece, elleri arkada birleştirme özgürlüğü sunan bir konfor. Tabi askeriyenin mantığı farklı, mesela dışarıda bağırana, burada bağırmayana deli diyorlar; “Vatan sana canım feda.” Bu seremoni her gün devam eder gider

Kurma kolu, çeeeek
Bırayk

Ve yorgunluktan bitmiş bir halde akşam yemeği vakti gelir; Tanrımıza hamdolsun, milletimiz var olsun!

Ah çekerim resmine her bakışta! 
Bir mahzunluk var o boyun büküşte. 
Emin ol ki, her sigara yakışta, 
Sanki duman tüter tütmez ordayım... 

Acıyla ekşi karışık bu yeni hisleri tadarken birde yedek subay olduğumuz için sürekli aşağılandık; “Erlere bu hareketi bir kere gösterdik hemen öğrendiler. Siz bir de okul okumuşsunuz.”  

Sanki ben işletme okurken atış yaptım, finansal yönetim dersinde marş söyledim.

Mehmet Bey derlerdi bize. Er olarak askerlik yapanlara Mehmetçik, kısa dönemlere Mehmet, yedek subaylara Mehmet Bey, Bedellilere ise Mehmet Ağa diyorlardı.


Hâsılı 2 aylık eğitimden sonra artık acemi asker değildik ve kura ile gideceğimiz kıtalar belli olacaktı. Bin bir endişe ile kura sırası beklerken dualar ediyorduk. Sırası gelen sağ kolunu sıvayıp komutanın önündeki fanustan bir kağıt çekip yüzbaşına veriyor, o da yüksek sesle okuyordu. Kurada batı çekenler alkışlanıyor, güneydoğu çekenlerde ise sessizlik oluyordu. Sıra bana geldiğinde bismillah deyip çektiğim kâğıdı yüzbaşına verdim, okumaya başladı; 4. Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı, 17. Jandarma Sınır Bölüğü Köprülü... 

Heyecandan duyamamıştım bile okunanı, yalnız arada bir “Sınır” kelimesinin geçtiğini anımsadım, “Allah’ım Edirne’de de sınır var” dedim. Salondan çıkıp kendime gelince elime verilen kâğıdı okuyup duruyordum; Sınır - 17 -  tabur -  Jandarma - Köprülü  - sınır...

Ulan Köprülü nere...

Neden sonra anladım ki Köprülü, Hakkâri Çukurca’ya bağlı bir sınır köyü imiş.

Mor dağlara, karargâhlar kurulur; 
Eteğinde bölük bölük durulur... 
On dakika istirahat verilir; 
Tüfekleri çatar çatmaz ordayım! .. 


Artık üzülmenin, kederlenmenin anlamı yoktu, Hakkâri’ye gidecek, aslanlar gibi vatanımı savunacaktım. Hem artık askeriye içinde bulunan üç beş çakala da aldırmıyor, peygamber ocağı gördüğüm bu kutsal vazifeyi layığı ile eda etmeyi istiyordum. 

İstanbul Tuzla Piyade Okulu’nun işkenceden öte gitmeyen, yat-kalk-sürün eğitimi ile Hakkari dağlarında savaşamayacağımızı kestirmiş olsalar gerek, benim gibi Güney Doğu’yu çekenleri İzmir Eski Foça Jandarma Komando Okuluna yolladılar. Kader değişmemiş yine komando olmuştum.

Dağlar taşlar bu hasretlik derdinde; 
Sabır, sebat etmez gönül yurdunda! 
Akşam olur, tepelerin ardında, 
Daha güneş batar batmaz ordayım... 

Güneydoğu’nun güzide illerine dağılarak tim komutanı olmak üzere Foça’da 3 ay kadar çeşitli eğitimlerden geçirildik. Burada işi savsaklamıyor, bomba imhadan bubi tuzaklarına kadar her şeyi öğreniyorduk. Tam bir savaş provası idi. Kulağımın üç kez deri değiştirdiğine tanık olduğum, keskin rüzgârı ile meşhur, soğuk Foça dağlarında, çamurlar içinde sürünürken başımızın üzerinden ateş ediyorlardı. İnsanın 7 günde 150 km. yürüyebildiğini ve yürürken uyuyabildiğini burada öğrendim.
 
Efendim uzatmayım Foça’da verilen çok ciddi bir eğitimden sonra rütbelerimizi takıp kıtalarımıza yollandık. Kimi Tunceli, kimi Şırnak, kimi de benim gibi Hakkâri’nin Irak sınırına gitti. Toplamda 4 buçuk aylık bir acemilikten sonra komutan olmuştuk. Hatta bu durumu hazmedememiş olacak ki bir arkadaş telefonla annesini arayıp “ Anne burada bir dünya asker var, yat deyince yatıyorlar, kalk deyince kalkıyorlar” diye övünüyordu.

Tabi bu durumdan, dört aylık eğitimle asteğmen olan yedek subaylara, komutanım demek zorunda kalan, yıllarını TSK’ya vermiş Muvazzaf Astsubaylar pek memnun değillerdi. Her fırsatta bir puştluk peşinde koşmaları da bundandı.

Hasılı Hakkari Çukurca’da Köprülü taburuna bağlı, Irak Sınırındaki Çığlı Köyü’nde bulunan bölükte vazifelendirilip vatani vazifemi yerine getirdim. Hem de ne getirmek, işin zor kısımlarını anlatıp sizinde canınızı sıkmak istemem. Nede olsa, en büyük asker bizim asker ve askerden geriye komik anılar kalır. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim ki, bu hudut köyü; ihtişamlı meşe ormanları, sarp dağları ve içinden geçen Zap Suyu ile görünüşte fevkalade güzel bir köydü. Gündüzleri soğuk pınarların can verdiği dağlarda yeşil çimenlerde oturur geceleri ömrümde görmediğim kadar iri ve parlak yıldızları seyrederdim. Çaman dere yatağında ateş yakar içimizi asker muhabbeti ile ısıtırdık. Terör belası olmasa cennetten bir köşe.


Bahar geldi; koyun, kuzu koklaştı, 
İki âşık, senelerdir bekleşti... 
Kara gözlüm, düğün dernek yaklaştı; 
Vatan borcu biter bitmez ordayım!

Bekir Sıtkı Erdoğan

Askerliğin, mantıksızlığın ne denli mantıklı olduğunun mantığını kavradığımız ve sağımızı, solumuzu, parmakla mesafe ölçmeyi öğrendiğimiz bir yerden ibaret olmayıp, bir taraftan da gençliğimizin bir yanına batan kıymık gibi içimizi acıtan bir şey olduğunu, sılanın, yâr ile yarenin, özgürlüğün hasreti ile sabrın öğrenildiği bir okul olduğunu burada kavradım. Üstelik şairlikte bahşeder askerlik. -45 derece soğuklardan, kavurucu sıcaklara, kurşunların ve soğuk namluların gölgesinde geçen onca zamana bir kaç şiir sıkıştırmamanın imkânı yoktur. 

Hakkâri’nin yadigârıdır bana; hiç bitmeyecek dediğim gecelerin ve ölümün pençesine atılan pusuların mirası bu şiir;


Bu gece
Sevda uğruna
Sırtımdan vurulmayı planlıyorum.
Ölüm provaları yapıyorum sık sık
Karanlık bir girdaba düşüyor bedenim
Benimle muzdarip 
Sigaramı yaktığım kibrit,
Efkârımı dağıttığım dağlar
Dağlar ki duman duman
İçim soluk soluğa zehir
Yüreğimin üstünden tanklar geçiyor
Hasretin pusuya yatmış
Günahı boynuna

Bu gece
Dağlara adını yazdım kurşunla
Sevdamı haykırdı silahım
Her mermi alınacak bir ahı
Yaşanmamış bir anı kustu
Ki soğuktu demir namlu
Kan kokuyordu
Üşüyordum

Bu gece, kadeh kadeh ağlarsam
Gözyaşlarım yağmurla düşerse toprağa
Bütün sırlarımızı itiraf edersem ağaçlara
İçimdeki volkanı anlatırsam
Dert yanarsam dağlara
Günahı boynuna
Ansızın geldin aklıma

Bu gece
Her ne yapsam
Sana açılıyor düşlerimin penceresi
Ardına kadar...
Benden beklemezsin bilirim utandırmam sevdayı
Gül yerine papatyaları koklarım
Kır çiçeklerini, dağ lalelerini
Üstüne birde sitem şiirlerine boğarım vuslatı
Darılma silik ve anlamsız yazarsam
Kalemim kırılırsa günahı boynuna

Bir ızdırap sağanağıdır tutturmuş gider
Sonu gelmez heyula
Yer ve gök kavuşmak ister gibi
Dağlar üstüme yürür sanırım
İzimi sürer patikalar, şose yollar
Dar sokaklar ateş ruhlu
Daralmakta düştüğüm kuyu
Kudurdu yine Zap Suyu
Günahı boynuna

Bu gece
Yıldızlardan ilham alıp dağlara çıkarsam,
Çakıl taşları arasında bir mayına basarsam,
Günahı boynuna; Ansızın geldin aklıma

Adem Kocatürk

Okunma : 2890
guney sigorta
EKSPERTİZ
karaman


Gündem haberleri
ÜZERİNDEN ARABA GEÇEN ALKOLLÜ ŞAHIS HAYATINI KAYBETTİ
16 Temmuz 2020 Okunma: 12224 Asayiş
Karaman’da bıçaklı kavga: 1 yaralı
15 Temmuz 2020 Okunma: 8133 Asayiş
Sorumsuz Sürücü Hiç Bir Şeyi Umursamadı
14 Temmuz 2020 Okunma: 6892 Gündem
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın