Benim Ayasofya’m | Karamandan.com - Karaman Haber

Benim Ayasofya’m | Karamandan.com - Karaman Haber

16 Temmuz 2020 Perşembe
Benim Ayasofya’m

2000’li yılların başlarında ramazanlar yaz günlerine denk geliyordu. Her ramazan İstanbul’a gider birkaç gün kalırdım.

Ahırkapı’da, bir yanı deniz, bir yanı Ayasofya ve Sultanahmet’e bakan, bir vakitlerin çok izlenen tv dizisi Muhteşem Yüzyıl’ın çekimlerinin yapıldığı, İstanbul’un en güzel butik otellerinden birinde kalırdım.

Elimin altında birkaç kitap, İstanbul’u keyfimce gezerdim. Günün yorgunluğunu otelin terasında, mahyalar arasındaki ışıltılı Sultanahmet Meydanı’na bakarak atardım. İstanbul herkes için başka şeydir. Benim için Ramazan Aydınlığı...

Bir ikindi sonrası Sultanahmet’te kurulan kitap fuarında Mahmut Toptaş Hoca ile karşılaştık. Cantaş Yayınları standında oturup sohbet ettik. İftardan sonra buluşmak üzere sözleştik.

Mahmut Toptaş Hocam, 1934’de müzeye dönüştürüldüğü için ibadete kapatılan Ayasofya’ya 57 yıl sonra imam hatip olarak görevlendirilen ve cemaatle namaz kıldıran ilk kişidir.

İftar sonrası Mahmut Hocamın verdiği adresi buldum. Bir sanat galerisiydi. Tezhib, minyatür ve hat atölyesi olarak da hizmet veren bir yerdi. Duvarlarda çok değerli hat, tezhip ve minyatür örnekleri vardı. 
Cankurtaran yakınlarında bir yerdi. Deniz gören bir terası vardı. Terasa Marmara’nın serinliği vuruyordu. Hocam çay ikram etti, espriyle “en iyisini getirin, en iyi dostlara en iyisini ikram etmek lazımdır” dedi.

İri daneli buz gibi kara üzüm salkımları önümüze geldi. Teravih saatine kadar sohbet ettik. Hocam, “Şimdi İstanbul’un en güzel camisine götüreceğim” dedi. Ayasofya’ya gideceğimizi düşünürken, Hocam, “Gideceğimiz yer çok uzak değil. Biraz yürüyeceğiz” diye devam etti.

On, on beş dakika sonra Kadırga-Cankurtaran arasında, ömrünü doldurmuş sırt sırta vermiş evlerin bulunduğu bir sokağa girince, karşımıza bir sanat şaheseri çıkıverdi.

Mahmut Hocam, “İşte Ayasofya. Namazımızı burada kılacağız” diye gülümsedi.

Ezan okunmadan camiye girdik. Cemaat azdı. İmam, Mahmut Hocama hürmet göstererek, imamet makamına geçmesini işaret etti. Hocam da ima yoluyla teşekkür ederek, imamın arkasındaki ilk safta namaza durdu.

Namazı kıldık, duamızı ettik, cemaat çıkınca, imam yanımıza geldi. Mahmut Hocamın hatırını sordu, tanıştık. Cami yeni restorasyondan çıkmış, uzun aradan sonra bu yıl ilk teravih namazı kılınıyormuş.

Mahmut Hocam tekrar tebessüm ederek, “Burası da İstanbul’un Ayasofya’sı. Ama bu küçük olanı” diye anlattı.

Küçük Ayasofya Camisi’ni ilk kez o gece gördüm. Hazreti İsa’ya atfen söylenen “Küçük Güzeldir” sözünün somut örneğiydi.

Gördüğüm en güzel camiydi. Sade, mütevazı, gözden ırak ama müthiş etkileyici bir mimari yapının içinde hayranlıkla her yerini sanki gözlerimle yutuyordum.

Küçük Ayasofya’dan zor ayrılabildim. İmama veda ederken, Küçük Ayasofya’nın avlusunda bir sarsıntı oldu. Tren geçiyormuş. Trenin her geçişi Küçük Ayasofya’yı titretir ve temellerine zarar verirmiş. Galiba tren güzergahı değiştirilecekmiş.

Yılı, 2006 olarak hatırlıyorum. Küçük Ayasofya’yı bir daha görmedim. Demiryolu güzergahı değiştirilmiş olsa haberim olurdu. Çünkü Küçük Ayasofya, benim ilk görüşte vurulduğum bir güzellikti. Gitmesem de, görmesem de onunla ilgili her şeyden haberdar oluyordum. Uzaktan seven, tutkulu aşıklar gibiydim.

Ben sevdiklerimi hiç unutmam. Küçük Ayasofya için de öyle oldu.
İlk bakışta beni çarpan, yarım saatlik bakışla binlerce saatlik hatıra bırakan güzellerimin en başında Küçük Ayasofya vardır.

Ayasofya’nın ibadete açılıp açılmaması tartışmaları sürerken, bu anımı hatırladım. 

Küçük Ayasofya’nın öyküsü, kendisinden sonra yapılan ve dünyanın hayranlığını çeken Ayasofya’dan daha ilginçtir.

Küçük insanların öykülerini dinleyen olmadığı gibi, küçük eserlerlerden de kimselerin haberi olmaz.

Ayasofya’nın eski imam hatibi Mahmut Hocamın gazetelere manşet olan açıklamasını, buna hiddetlenen dönemin bakanını ve sürgün öyküsünü belki bir gün anlatırım.

Ömrü bir asır bile olmayan insanların “Yazsam, hayatım roman” olur dediğini çok duyarız. Başına gelmedik kalmayan, buna rağmen varlığını koruyan, bin yaşını çoktan geride bırakmış görkemli  eserlerin sessizliklerine kanmayın.

Kulak verecek olursanız, işittiklerinizden ağzınız açık kalır. “Vay canına! Ne hayatlar varmış” dersiniz.

Romancı veya öykücü olsam, Ayasofya’nın son imam hatibi Manastırlı İsmail Hakkı ile Mahmut Toptaş Hocamı Sultanahmet Meydanı’nda buluşturur, Türkiye’nin 100 yıl öncesinden bugününe yürütür, konuşmalarından pasajları kitabıma konu ederdim.

Okunma : 3420