Eski oldu diyelim ama neydi yeni? | Karamandan.com - Karaman Haber

Eski oldu diyelim ama neydi yeni? | Karamandan.com - Karaman Haber

31 Ekim 2020 Cumartesi
Eski oldu diyelim ama neydi yeni?

Geçmişe duyulan özlem ve gelecek karşısındaki korku, bugünün önündeki iki büyük engel(mi)dir? Nasıl olur da insana bugünü değerlendirmek için geçmişe duyulan özlemden ya da gelecek karşısındaki korkusundan soyutlanması gerektiği tavsiye edilir? Bu öyle mümkün, kolay bir şey midir ki insan bir anda bulunduğu zamana ait olsun? İnsan belli programlar dahilinde icat edilip o programın dışına çıkması mümkün olmayan ve adeta bir festivalde sergilenmek üzere dünyaya gönderilen bir robot mudur da duygudan tecrit edilmiş bir vaziyette hayatını yaşasın? Farz muhal bu şekilde yaşadı, o halde bu yaşama hayat demek mümkün müdür? İnsan ân’a ait midir ki de ân’ın içinde oluşan fırsatları her zaman değerlendirsin ya da o ân’ı en güzel şekilde yaşasın? Böyle olsa esfel-i safilin ile vasıflandırılabilir miydi, insan? Ya da insanları çeşitli şekillerde tasniflendirmek mümkün olabilir miydi? Demem o ki insan nasıl duygudan soyutlandırılıp akla ve mantığa indirgenemezse, geçmişten ve gelecektende kopartılıp içinde bulunduğu zaman dilimine de indirgenemez. 

İnsan, bulunduğu zaman diliminde ne kadar mutlu yaşarsa yaşasın, maddi veya manevi refahı ne kadar üst seviyede olursa olsun daima eskiye ait olan şeyi arayacaktır. Çünkü kaybolup giden ve yiten daima özlenir. Zaten bundan değil midir ki dünyada daima hasret ile yaşamamız? Doğum ile cenneti özlemeye başlar, büyüdükçe ana kucağını daha çok ararız. Adım atmaya başlamamız dünyadaki çetin mücadelelerimizinde başlangıcıdır aslında. Şairin deyimiyle savaşıyor olmaktan ibaret olan yaşamın ilk muharebesine ön hazırlıktır, adım atma eylemi. Konuşuruz bir zaman sonra. Dediklerimizin ya da demediklerimizin bir mesuliyet yüklediğini çok geçmeden farkederiz. Yazarız, kalem tutmayı öğrettiklerinde. Yazdıklarımızın neye dair ve niçin olduğunu düşünmeden yazarız. Ve her bir ân, geçmişin kalesini ören bir taş olur. Kale büyür, muhkem bir hal alır. Sonra döner bakarız arkamıza kalenin içine girmek, kendimizi korumak isteriz de artık geriye dönme imkanı elimizden alınmıştır. Kendi kalemiz, kendimizin üstüne kilidini vurmuş, bizi susturmuştur. İnce bir sızı hiç bırakmaz kalbimizi. Kalbimizde besleriz acımızı, hasretimizi. Ve yaşadığımız anda eskiyi hatırlatan bir iz gelipte yüreğimizi yakaladığında hemen dalıp gideriz mazinin derin sularına. Eski o an kıymetini artırır adeta gözümüzde. “Eski dostluklar, saf sevginin tezahürüydü. O saflıktı bizi eskiye bağlı kılan” diyerek iç geçiririz. Ve yaşamaya devam ederiz. Bizi karşılamakta olan geleceğin kollarına doğru yürümekten başka çaremiz kalmadığını bildiğimizden, o kollara doğru korku ve endişe ile adım atmaya devam ederiz. 

Korkunç bir canavar ya da tarih sahnesinde yerini almış efsanevi bir ejderha. Gelecek böyle tavsif edilse itiraz edilmeyecektir, herhalde. Ki zaten çoğumuz için geleceğin bizde uyandırdığı çağrışımlar bunlarla eşdeğer değil midir? Bilmemek veya bilgisizce bilmemenin dehlizine girmek insanı ürkütmez mi? Çaresiz olduğu her halinden belli olan ancak bu çaresizliğini gururu sebebiyle örtmek isteyen insan, kendisiyle başbaşa kaldığında sığınacak bir liman aramak için yüreğinden gelen sesle ellerini açmaz mı? Kim kendisine tam manasıyla güvenir ki? Kim gelecekteki savaşlardan zaferle çıkacağının garantisini verebilir ki? Kim geleceğin karanlığını aydınlatacak meşalenin kendisinde olduğunu taahhüt edebilir ki? Bütün bunlar insanın bu ânını etkiler. Bu korku adım atma gücüne tesir eden bir duygu halidir. Ne yapacağını tam olarak bilememe, nereye varacağını tahmin edememe, nerede bulunacağına dair fikir yürütememe... Her biri gelecek karşısında duyulan korkunun tezahürleri. Ağlamakla hafifletilemeyecek, kaçmakla kurtulunamayacak bir korku. İnsan bu halde nasıl değerlendirebilsin ki içinde bulunduğu zamanı? 

Eski kayıp gittiği için özlenir, yeninin ne getireceği bilinmediği için ondan korkulur. Hep geride bırakırız, bıraktıklarımızı anarız. Her bir saniye yeni olanla karşılaşır, onu da eskitir ve daha yeni olana varırız. Bu döngü devam eder. Ömür denilen sermayede, zaten eski ile yeni arasındaki gerilimin yansıttıklarıdır. Belki de insanın eskiye özlemi cennetten uzaklaştığındandır. Belki de insan yaşlanmaktan korkmaktadır. Belki de insan için eski hiçbir zaman eskimeyendir. Belki de onun için yeni nedir bilinmemektedir. Hülasa Sezai Karakoç’a bırakalım son sözü: 

     Eski oldu diyelim ama neydi yeni
     Ve nasıl eskitmeli eskimiyeni
     Nasıl öldürmeli ölmeyeni
     Nasıl diri sayarsın ölü olanı
     Eski bir zehirdi belki ama yeni
     Andırıyordu tatsız tuzsuz bir yemegi
     Beklemek neyi bekledigini bilmeden
     Gün günü ay ayı kovalarken
     Beklemek bir vaktin doluşunu
     Öç alan kaderin zalim oyunu


 
     FATİH GİLİK 
   

Düzenleme : 08 Ekim 2020 14:25 Okunma : 1455
Foto galeri