HİLAFET | Karamandan.com - Karaman Haber

HİLAFET | Karamandan.com - Karaman Haber

31 Ekim 2020 Cumartesi
HİLAFET

İslam tarihinde en çok tartışılan konuların başında hiç şüphesiz hilafet gelmektedir. Allah’ın yeryüzüne gönderdiği insanı halife olarak tavsif etmesi, Hz. Peygamber’den sonra ashab’ın, ümmetin işlerini yürütecek kimseyi seçip bu şahsa Hz. Peygamber’in halefi olarak bakması ve hemen akabinde de seçilmiş olan Hz. Ebubekir’in “Halifetü Rasulullah” olarak isimlendirilmesi; bu bağlamda Hz. Ebubekir’in ve onun ardılı olan diğer üç sahabinin peygamber yanındaki konumlarına ve İslam dinindeki mevkilerine bakılarak hilafete yüklenen mananın dünyevi olmaktan ziyade dini bir mahiyete bürünmesine neden olmuştur. Zamanla Hz. Peygamber’in “Benden sonra hilafet otuz yıldır, sonrası krallıktır” hadisi farklı manalara tevil edilmiş, ilk dört halifenin hilafet yıllarına Hz. Hasan’ın 6 aylık gibi kısa bir zaman diliminde üstlenmiş olduğu halifelikte katılarak hilafet süresi 30 yıla tamamlanmaya çalışılmış ve bu halifelerden sonra gelen kimselerin raşid halife olmadıkları, saltanat sisteminin normları neticesinde ümmetin başına gelen kimseler olduğu iddia edilmiştir. 

İlk dört halifenin raşid halifeler olarak kabul edilmesinin sebepleri kimi tarihçiler tarafından yanlış yorumlanmış ve ilk dört halifenin ehil kişilerden oluşan delegeler tarafından seçildiği,  itiraza mahal bırakmayacak yetideki kimselerin halife olduğu ve toplumun bu halifeleri kabul ettikleri anlayışı öne çıkarılmıştır. Buna dayanarak raşid halifelerin toplum tarafından da benimsenen kimseler olması gerektiği tezini öne sürmektedirler. Ancak biz Hz. Ebubekir de dahil ilk dört halifenin toplum tarafından tam manasıyla kabul edilmediğini İslam tarihi kaynaklarında itiraza mahal bırakmayacak derecede görürüz.  

Hz. Peygamber’in vefatı ile birlikte Hz. Ali ve Hz. Abbas’ın önderliğinde Haşimoğulları peygamber’in defin işleri ile meşgulken, ümmetin başsız kalmaması gerektiğini düşünen ashab’ın ensar sınıfı Benî Sâide gölgeliğinde/çardağında toplanmışlar ve Sa’d b. Ubade’nin halifeliği üzerine ittifak etmek üzere anlamış bulunuyorlardı. Ancak bu toplantıdan sonradan haberdar olan Hz. Ömer yanında Hz. Ebubekir ve Ebu Ubeyde b. Cerrah da olduğu halde toplantı mahaline varmış, ümmetin ensardan olan bir kişiye itaat etme hususunda tereddüt yaşayacağını ve hilafetin ancak Kureyş’ten bir kimsenin üstlenmesinin kabul göreceğini belirtmiş akabinde sözü alan Hz. Ebubekir de Hz. Ömer’in söylediklerine paralel açıklamalarda bulunmuş ve hemen oracıkta Hz. Ömer’in önderliğinde Hz. Ebubekir’e biat edilmiştir. Böylece Müslümanların ilk halifesi Hz. Ebubekir olmuştur. Ancak Sa’d b Ubade hayatı boyunca ne Hz. Ebubekir’e ne de Hz. Ömer’e biat etmiştir. Hz. Ebubekir’in hilafete gelmesi görüldüğü üzere toplumun tamamı ya da çoğunluğu tarafından gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte onun seçiminde ehil kimselerden müteşekkil delegelerinde varlığından söz edemeyiz. Zira ensar’ın birçoğu o toplantıda bulunsa dahi o dönemki toplumda güçlü bir siyasi konuma sahip olan Kureyş yoktu. Yine Kureyş’in siyaset sahnesindeki en önemli iki kolu olan Ümeyyeoğullarından ve Haşimoğullarından bir temsilci de mevcut değildi. Ertesi gün mescitte gerçekleştirilen genel biate bakarak Hz. Ebubekir’in toplumun tamamı veya çoğunluğu tarafından seçildiği veya kabul edildiğini iddia etmemizde doğru olmayacaktır. Zira Ebu Süfyan’ın Hz. Ali’ye gelerek ona bir orduyla yardım edebileceğini ve Hz. Ebubekir’i devirip yerine hilafete geçmesini teklif etmesi, gerçekleştirilen biatin en azından Ebu Süfyan ve onun gibi düşünenler için tam manasıyla kabul edilmediğini göstermektedir. 

Hz. Ebubekir’in vefatı sonrası Hz. Ömer’in hilafete gelmesi ise tamamen Hz. Ebubekir’in insiyatifi neticesinde olmuştur. Hz. Ebubekir seçimiyle Müslümanları hakkıyla yönetebilecek bir kimsede isabet etmiştir ancak bu seçimde de “çoğunluk” kavramı yoktur. Genişleyen İslam coğrafyasına rağmen seçim yine Kureyş’in önde gelenlerinin fikirlerine danışılarak bizzat Hz. Ebubekir tarafından gerçekleştirilmiştir. Hz. Ömer’in devlet politakası ise zamanla farklılaşan İslam coğrafyasındaki Müslümanları rahatsız etmeye başlamış, onun disiplinden ve adaletten ödün vermeyen siyaseti, fetihlerle hatırı sayılır bir maddi refaha ulaşan Müslümanların, mallarını keyiflerince kullanmaları ödündeki iki büyük engel olarak kabul edilmiştir. 

Belki de “toplumun çoğunluğu tarafından seçilen halife” tanımına en çok uyan halife Hz. Osman olmuştur. Hz. Ömer’in (o dönemki Müslümanların algılarına göre) istibdata yakın devlet politikası, Hz. Ali’ye nazaran daha yumuşak huylu olan Hz. Osman’ı hilafetin başına getirmiş ve Hz. Osman ilerlemiş yaşında ümmetin yeni lideri olmuştur. Ancak onun uygulamış olduğu devlet politikası zamanla toplumda ters tepmiş ve iktisadi, içtimai birçok sorunu doğurmuştur. Bu sorunların büyümesi neticesinde ise Hz. Osman şehit edilmiştir. 

Hz. Ali ise ilk üç halifeye göre en bahtsızıdır desek mübalağa etmiş olmayız. Onun hilafeti asla toplumun çoğunluğu tarafından kabul edilmemiş ve hatta toplumun yarısı dahi ona biat etmekte imtina etmiştir. Ashab’ın önde gelen şahsiyetleri dahi Hz. Ali’nin hilafetini reddetmişler ve hatta Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr önderliğindeki topluluk Hz. Ali’ye olan muhalefetini çok sert bir şekilde  göstermiştir. Muaviye’nin muhalefetininde çok sert olduğunu ve Sıffinde cereyan eden savaşta her iki tarafta da sahabilerin bulunduğunu, bu savaşın neticesinde gerçekleştirilen tahkim olayı sonucunda Hz. Ali’ye tabi olanlarda bile bir parçalnmanın gerçekleştiğini bilecek olursak, Hz. Ali’nin raşid halifeler içinde toplum tarafından en az kabul gören lider olduğunu da anlarız. 

Neticede Raşid halifelerin rüşd sahibi olmalarının onların toplumun tamamı tarafından kabul görmekle değil, dindeki gıpta mesabesindeki mevkileri neticesinde   olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Her biri Müslümanların nazarında değerli olan bu dört halifeden sonra zalim, gaddar yöneticilerinde hilafet makamına geldikleri vâki ise de rüşd sahibi kimselerinde tarih içinde Müslümanlara önderlik yaptığına şahit oluruz. Bu duruma Ömer b. Abdülaziz’i örnek vermek kâfidir. 

Hilafetin hal’ edilmesi ise tamamen siyasi bir hamledir ve halifelik makamının Fransız İhtilali ile dünya üzerinde etkisini iyiden iyiye hissettiren ulusçuluk akımı karşısındaki etkisinin günden güne yitirildiğinin düşünülmesi, hilafetin kaldırılmasındaki sebeplerden biridir. Yeni dünya düzeniyle din birliğinin zayıflaması ve ulus birliği kavramının güç kazanması hilafet makamının etkisini asgari düzeye indirmişti. Abdülhamid’in uzun yıllar sonra halifeliğin dini gücünden faydalanmaya yönelik politikasınında istenilen başarıya ulaşamaması ve İslam alemindeki bölünmelerin batılı eller sayesinde hızlı bir bir ivme yakalaması, hilafetin gücünü kıran başka bir etkendir.  

Bugün Müslümanların bir araya gelmesini sağlayacak muktedir bir halifenin özlemini çekmek ve böyle bir halifeyi arzulamak anlaşılır olsa da; bu arzunun şu an için hayalden öteye gidemeyeceğini belirtmek isteriz. Siyasi, mezhepsel ve hatta ideolojik olarak çok keskin çizgilerle birbirlerinden ayrılan İslam devletlerini bir araya getirecek kurum şu an hilafet değildir. Hilafet kurumu yeniden tesis edilse dahi halifenin kimden olacağı tartışması İslam alemini daha büyük bölünmelere götürür ve kapanmaz yaraların açılmasına neden olur. Ancak bütün bunlara rağmen şayet bir birlik tesis edilecekse o birliğin adresi bu coğrafya olacaktır. Çünkü sadece İslam tarihi açısından değil, insanlık tarihi açısından da tarihe mâl olmuş olaylar, buluşlar, tarihin seyrini değiştiren savaşlar, dünyaya hükmeden imparatorluklar, insanlığın ıslahı için gönderilen peygamberlerin yaşam serüvenleri vs. daima bu coğrafyanın ev sahipliğinde gerçekleşmiştir. Bu birlikte hiçbir zaman toplumun tamamının ya da en azından çoğunun kabulünü sağlayacak bir birlik olmayacaktır. Tarihte böyle bir şey hiç olmamıştır çünkü. Ayrıca bu coğrafyada birliği tesis edecek liderin disiplinden, adaletten, sertlikten taviz vermemesi elzemdir. Çünkü bu coğrafya zordur ve zor olan şeyi idare etmek içinde yumuşak değil sert olunmalıdır. Üç değerli lider bu coğrafyanın (en azından olabildiği kadarıyla) birliğini tesis etmiştir: Hz. Ömer, Selahaddin Eyyubi, Yavuz Sultan Selim. (Buradaki birlik toplumun tamamının ya da çoğunun bu liderlerin yönetimini büyük bir memnuniyetle kabul etmesi olmadığını tekrar etmemize gerek yoktur.) 

Bütün bunlar tarihin sayfalarından sunulan kısa kesitler, tarihin bize öğrettiği derslerdir. Hilafet siyasi manada birliği sağlamaktan ayrı düşünülemeyeceğine göre, siyasi birliği sağlayanında illa halife olmasına gerek yoktur. Yine ayrıca Allah’ın yöneticilere adaleti, emaneti ehline vermeyi emretmesini hatrımızda tutacak olursak, adaletten sapan ve emanete hıyanetlik eden kimsenin makamı hilafet dahi olsa kıymet-i harbiyesi yoktur. Amaç adaleti tesis etmek ve Müslümanların şu parçalanmışlığını bir nebzede olsa gidermektir. Gerisi lafügüzaftır. 

Not : Burada anlatılanlar İslam tarihinden birer kesit mahiyetindedir. Arzu edenler tarihi kaynaklardan detayları öğrenebilirler. 

FATİH GİLİK 

Okunma : 2059
Foto galeri