Hz. Birgivî’nin Mekânı II | Karamandan.com - Karaman Haber

Hz. Birgivî’nin Mekânı II | Karamandan.com - Karaman Haber

26 Eylül 2020 Cumartesi
Hz. Birgivî’nin Mekânı II

Adı Birgi ile anılan Hz. Birgivî (İmam Birgivî) son derece ilgi çekici bir kişiliktir. Sağlam bir medrese tahsilinden sonra dönemin önemli âlimlerinden ders almış, “Tarikat’ul Şeri’a” konusunda tartışmasız bir uzman ve fetva sahibi olmuştur Bayramîdir. Bilgisinin kaynağında Karaman’lı iki âlim vardır: Âhizade Karamanî Mehmet Efendi ve yine Karamanlı Abdullah Efendi Bayramî. 

Sultan Sarı Selim’in hocası ve dostu Atâullah Ataî Ahmet Efendi Birgili idi. Hanedana yakın, varlıklı, nüfuzlu bir zat idi. Birgi’ye bir Medrese inşa ettirdi ve Hz. Birgivî’yi buraya baş müderris olarak atadı. Birgivî burada öğrenci yetiştirdi. İslâm dünyasının her bölgesinden talebesi vardı. Bilen insanlara has, özgüven sahibiydi. Ebussuud Efendi Dersaadette, sultanın hemen yanıbaşındaydı ve Birgivî’ye göre bazan takiyye, bazan sultanın gönlünü hoş eden yanlış fetvalar veriyordu. Birgivî bunları duydukça sinirleniyor, bazan kendini tutamıyor, o günün şartlarında yola düşüp Dersaadete gidiyordu. Ebussuud Efendi ile uzun tartışmaları vardır ve aslında Ebussuud Efendi onun amiri makamındadır. Lâfını esirgemez, asla tavizkâr davranmazdı. Gerek Şeyhülislâm, gerek sultan, onun ilmî derinliğini bildikleri için ses çıkarmazlar, bazan hakarete varan sözlerini sineye çekerlerdi. 

Bir ara Sokollu Mehmet Paşa onu İstanbul’a getirtti ve İstanbul’da kamu görevi verdi. Rumeline yolladı Kassam-ı Askerî göreviyle (Miras bölüşümünde ombudsman) tayin etti. Görevi sevmedi, kalmadı, Birgi’ye döndü. Ebediyen dinleneceği yeri seçti. Oraya kendi eliyle bir çift selvi dikti ve ünlü vasiyetini açıkladı. Sakın insanın ölüsünü insanlardan soyutlayan bir yapı yapmayın bana dedi. Türbe yapılmasını istemedi.
Tarikat’ı Muhammediye en ünlü şeriat kitaplarından biridir ve el’an İslâmi üniversitelerde ders kitabıdır. Fas’ta, Tunus’ta, bilhassa Mısır’da El Ezher’de halen okutulmakta ve kaynak kitap olarak muhafaza edilmektedir. Bundan başka Cilâ-ul Kulûb (Kalplerin Cilâsı) – (Ataullah Ef. Ricasıyla ve ona ithafen) adlı kitabı, vasiyetnamesi ve takibeden, bugün ulaşılabilen 57 kitabı  bulunmaktadır. 

ÇAKIRAĞA KONAĞI

1943 yılında İzmir’deki Amerikan Koleji’nin müdürü Dr. Reed, Ödemişli bir öğrencisini yanına çağırdı. Hafta sonu gezilerinden birinde, Ödemiş’e yakın olan bir yerleşme biriminde yıkılmak üzere harap bir konak gördüğünü anlattı. Onunla ilgili ne bildiğini sordu. Sonra ona bir görev verdi: Sahiplerini bul ve yıkılmak üzere olan bu konağın bazı işlemeli ahşap parçalarını bana satıp satmayacaklarını sor dedi.
Daha sonra Ödemiş Belediye Başkanı da olan genç öğrenci Mutahhar Başoğlu, önce babasıyla konuştu. Sonra da o zamanki Bel. Bşk. Dr. Mustafa Bengisu ile görüştü ve konu kaymakama iletildi. Belediye Başkanı ile kaymakam meseleyi İzmir Valisi Kâzım Dirik Paşa’ya anlattılar. Vali meraklandı ve Birgi’ye konağı görmeye geldi. Çakırağa konağından Devletin haberi böylece oldu.

Elbette herhangi bir satış olmadı. Yokluğa rağmen konak onarıma alındı. 

Sedad Hakkı Eldem (ünlü mimar ve mimarlık tarihi uzmanı) konak hakkında enteresan tesbitlere sahiptir: Bu konağın en büyük kıymeti sevimliliği ve ziyaretçisini sihirlemesidir, büyülemesidir. Hiçbir ziyaretçi bundan kaçamaz. 

Doğan Kuban’ın kanaati de farklı değildir: Hayatlı Türk Evi’nin ve Türk konut mimarlığının en heyecan verici binalarından biri olarak değerlendirir konağı.

Bir başka önemli tespit, dostlarımdan biri anlattı; Bir belgesel filmde konuşan kişilerden, Milanolu bir zat, dedesinin veya babasının dedesinin, İzmir civarında bir şehirde çalışan ve kendileriyle alış-veriş yapan zengin tüccar bir Türk için Ödemiş’te konak inşası ve planlamasını yaptığını, bu sebeple birçok defa Türkiye’ye, İzmir’e, Ödemiş’e gittiğini anlatmış. Tarif edilen yer Birgi ve sözü edilen konak burası olmalıdır.
Konak, Türkiye’deki 100 mimari şaheser arasında gösterilmektedir. 

* * *

Daha önce sözü edilen, Ödemiş eski Bel. Bşk.larından Rafet Mülazımoğlu, kendisiyle konuşan bir mimara konak ile ilgili, fazla kişinin bilmediği bazı tesbitlerini anlatmış. Şunları söylemiş:

    17. yy’da Birgi Deresi boyunca 40’tan fazla dabakhane vardı. Bunlardan 13’ü Çakırağa ailesine aitti. Önemli bir tüccar olan Mustafa Şerif Çakırağa, sadece Osmanlı memalikine değil, Avrupa’ya da deri ihraç ederdi. Bunlar bazan ham, bazan yarı mamül derilerdi. İzmir, İstanbul başta olmak üzere Osmanlı topraklarında, hatta İtalya ve Fransa’da tanınmıştı. Sabahleyin erkenden atına biner, Menderes ovasını, Aydın’ı, Kuşadası’nı dolaşır, deri bağlantıları yapardı.

Dış dünya ile ilgisi bulunduğundan, bir gün oradaki konaklar gibi bir konağın burada yapılmasını düşündü. 1763 yılında, bir kısım malzemenin dışardan, özellikle Venedik’ten gelmesiyle inşaata başlandı.

    Mülâzımoğlu’nun hanımı şu şirin dedikoduyu anlatmış: “Büyük dedemiz Çakırağa, yaklaşık 250-260 yıl evvel yakın akrabalarından birinin kızı Saide hanım ile evlenmiş. Saide Hanım tam bir Osmanlı hanımı. 112 yıl yaşamış. Konağın valide sultanı olmuş. Her gelen misafire göre ayrı kıyafet giyer öylece karşılarmış gelenleri. Daha sonra bu kıyafetler hep siyaha dönmüş. Saçları örgülü, beyaz başörtülü, hatırnaz ve bütün bu halleriyle tam bir hanımefendiymiş. Konak sakinleri yıl boyunca esnaftan alış-veriş ederler, para ödemezler, yanlarında para taşımazlarmış. İncir hasadı döneminde bütün alacaklılar konağa davet edilir, orada ağırlanır ve paraları ödenirmiş. Bu âdet halini almış.

Konağın içinde bir kasa dairesi bulunurmuş. Ve aileleriyle birlikte konağın müştemilatında ikamet eden üç hizmetli ailesi mevcutmuş.

Bunlardan biri Bey Ali’si olan bir kahya olurmuş. Atlara bakan kişi ayrıymış.

Ve bütün bu saltanat, dönemin Belediye Başkanı olan zata, Çakırağa sahibinin kefil olmasıyla düşüşe geçmiş. Her şey hızla gelişmiş ve Çakırağa’nın sahibi hanedanın son patronu 1961 yılında ekonomik sıkıntı içinde vefat etmiş.

Konağın devletçe istimlak edilmesi talep edilmiş. Konak sakinleri, geçen her günün eskisi gibi olacağını düşündüklerinden okumamışlar. Çocuklardan bir bölümü terziliğe, bir bölümü gazoz satmaya, bir kısmı kamuda katipliğe başlamışlar. Rafet Mülazımoğlu 1973’te Belediye Başkanı olmuş.

Konağın Mimarisi

Sanat tarihçileri ve mimarlara göre konak, mimari yapısıyla, 1940-50 döneminde mimarlık alanında yaşanılan II. Milli Mimari Dönemi için esin kaynağı olmuştur. Nitekim bu dönemi hazırlayan mimari seminerin ilk incelediği yapılardan biridir (1934).

Bina, zemin katı, her geleneksel şemalı evde olduğu gibi mülkiyet sınırlarına itibar eden taş duvarlarla örülmüştür. Onun üstünde konsollarla, eli böğründelerle desteklenen çıkmalar serbestçe cephelendirilmiştir. Zemin katın üstündeki katlar ahşap karkas dolgu duvarlarla inşa edilmiştir. Pencere oranları, sofa, eyvan, köşk, merdiven, taşlık, avlu,saçak, odalardaki raf sistemi, yüklük ve ocak ile geleneksel evin bütün özelliklerini taşımaktadır Çakırağa konağı. 

Üç katlı inşa edilmiştir. Zeminde hizmet personeli için mekanlar, bekleme yeri, ahır-samanlık-depo ve mutfak planlanmıştır.

Birinci kat açık sofalı, sofası Bozdağlara açık, alçak tavanlı ve beş odalı bir kattır ve kışlık olarak döşenmiştir. Dekorasyon yeşil ağırlıklı olduğu için burası yeşil kattır.

İkinci kat da yine açık sofalı her odası eyvanlarla birbirinden koparılmış dört odadan oluşmaktadır. Odaların üçünde ocak mevcut, birinde yoktur. Bu kata kırmızı kat denilmiştir. Çünkü perdeler, sedirler, minderler tamamen kırmızı kumaş ve kadifelerden yapılmıştır.

Bu katta, bir eyvanın ayırdığı iki odanın birinde İzmir’den görünüşler sunan resimler, diğerinde İstanbul’u anlatan resimler mevcuttur. Halk belleği bütün konağa olduğu gibi bu odalara da renkli efsaneler yakıştırmıştır. Bu odalardan birinin kapı üstünde (Başodanın) “ya müftallahu bevvap” (ey kapıları açan Allah’ım..) öteki kapının üstünde ise “Bârikallah” yazmaktadır. (Bize hayırlı kapılar aç) niyâzını tamamlayan bir ibare. Aynı kapı niyâzı Karaman imaretinin kapısında da vardır: “Ba’buna meftuhun li’men dahâle, ma’luna mübahen li’men ekele” (Kapımız açıktır girene-malımız helâldir yiyene)

Gerek sosyoloji, gerekse kültür ve sosyal davranışlar olarak Karamanoğulları ile Aydınoğullarının enteresan benzerlikleri söz konusudur. Bu konunun mutlaka ayrıntıları araştırılmalıdır. Her iki beyliğin halkı da, yöneticileri de dikbaşlıdır ve talimat almaktan hoşlanmazlar. Sadece bu iki beylik Osmanlı’yı tedirgin etmiştir. Çakırağa’nın zenginliği olan, duvarlardaki naif bezemeler, Tartanzadelerin konağında aynı şeklide ve aynı temalarla mevcuttur. Hatta uydurulan efsaneler bile birebir örtüşmektedir. Oysa inşa tarihleri epeyce farklıdır.

İLGİNÇ TESBİTLER

    Paranın ilk basıldığı yer burasıdır (Sardes-Ödemiş-Birgi)
    Türkler Rumeli’ye ilk defa Aydınoğlu Beyliği zamanında geçtiler. Umur Bey denizciydi. Limanda bekleyen 60’a yakın gemisi vardı.
    Ve Umur Bey zamanında ilk defa gemiler bir savaş sırasında karadan yürütüldü ve denize tekrar bırakıldı. Fatih’in buradan ilham aldığı söylenir.
    Çakırağa konağına “Çivisiz Konak” da deniliyor.
    Birgi’de 34 mezarlık var. Şimdi çok azı biliniyor ve kullanılıyor.
    Ulu Cami eski bir kilisenin yerine ve muhtemelen onun malzemesiyle yapılmıştır.
    Birgi, Ege’de en iyi korunmuş bölge olarak bilinir.
    Çakırağa konağı devletçe alınmadan önce (1975’te) burada iki aile oturuyordu ve konak bir perde ile ikiye bölünmüştü. Kiracılar birbirlerine sokak kapısını kullanarak, yani dışarıya çıkıp öteki kapıya gelerek ziyaret yapabiliyorlardı.
    Mehmet Bey üç oğlunu burada kendi türbesinde misafir ediyor. 5 oğlu vardı. Diğer iki şehzâde Tire’de kaldılar.
    Birgi İmar Plânı, Ankara dahil, Türkiye’de yapılan 5. İmar Plânıdır.
    Dış restorasyon da denilen, kentin yerleşim panaromasını negatif etkileyen çevre tepeler ve oradaki uygun olmayan pürüzler temizleniyor. Bu da Türkiye’de az yapılan bir iştir.
    Birçok dizi Birgi’de çekiliyor. Burası doğal ve harika bir plato olarak değerlendiriliyor. Son zamanların en popüler dizilerinden biri olan “Unutursam Fısılda” (Çağan Irmak) burada çekildi.
    Daha önce Birgi’de (hatta çok yakın zamanlara kadar) kadınlar koltuklarının altında “ipek böceği kozası kuluçkası” yapıyorlardı. Yani kozanın ilk sıcaklığını onlar veriyorlardı.
    “Akşam oldu, hüzünlendim ben yine” Birgi’de yazılmış, bestelenmiş bir şarkıdır. 
    Malzemelerini bir eşeğe yükleyip dolaşan naif insanlar vardı. Bunlar herhangi bir çağrıyı, daveti beklemeden köy köy, kasaba kasaba dolaşır, gerek yeni, gerekse eski evlerin uygun duvarlarına, ev sahibinin talep ettiği resimleri yaparlardı. boya, fırça ve örnek desenleri yanlarında taşırlardı. Bunlara “eşekli resimciler” denilirdi. Veya “seyyar resimciler”
    Birgi’de birçok defalar, sel, yangın ve salgın hastalık yaşandı. Bir ara vebâ ve daha sonra kuşpalazı salgını o kadar yayıldı ki, her gün birkaç ölü oluyordu ve bunların gömülme ritüelleri gecikiyor, hastalık çevreye yayılıyordu. Bunun önüne geçmek ve defni kolaylaştırmak için, vefat edenin bahçesine açılan çukurlara hızla gömülmeler başladı. Karadeniz’deki geleneğe benzetilen bu durum, bir zorunluluktan doğmuştu. Bugün Birgi’de birçok mezar, evlerin bahçesindedir.
    Bir ara Ulu Cami’nin minber kapısı (kapı kanatları) çalındı. Birgililer, bir dedektif gibi hareket ettiler. Takip ettiler ve kendi imkânlarıyla bunları bulup yerine taktılar. Bu serüven Agahta Christie’nin bile hoşuna gidecek bir hikâyedir. Olayı yaşayan ve serüvenin başında olan zat şu an Birgi’de yaşamaktadır. 

*   *   *

Birgi’de 29-30 Eylül tarihlerinde geniş kapsamlı bir “Kültür Festivali” düzenlendi ve bu özellikle yerleşimin konuları müzakere edildi. Başarılı bir düzenlemeydi ve Birgi’yi ve Birgili’nin zenginliklerini ülkenin gündemine bir defa daha getirdi. Müzakereciler meselenin farkındaydılar ve Birgi’nin “yeni bir Alaçatı” olmaması için çaba sarfedeceklerini ısrarla belirttiler.

İyiye ve doğruya işarettir...

Kâmil Uğurlu

Okunma : 1617