Karamandan.com

Karamandan.com

26 Eylül 2020 Cumartesi
Mevlana Hazretlerinin Kabrinin Avlusundaki Hayat Çeşmesi
Yazmakta olduğum, babam gönüller sultanı Muammer Baran’ın romanından bir bölüm: Gönüller sultanı Muammer Baran ve büyük dedesi Mevlana Hazretlerinin kabrinin avlusundaki hayat çeşmesi.
Kategori : Köşe Yazıları
11 Eylül 2020 09:00
 
Mevlana Hazretlerinin Kabrinin Avlusundaki Hayat Çeşmesi
karaman

Yazmakta olduğum, babam gönüller sultanı Muammer Baran’ın romanından bir bölüm: Gönüller sultanı Muammer Baran ve büyük dedesi Mevlana Hazretlerinin kabrinin avlusundaki hayat çeşmesi.

Askere gitmeden önce babam Gönüller Sultanı Muammer Baran’ın elini öpmek ve kendisinden helallik istemek için İzmir’den Karaman’a geldim. Değişik düşünceler içindeydim. Hayatın anlamını anlatan bir roman yazmak istiyor ve hayatın anlamını arıyordum.

Babamın elini öpüp helalliğini aldıktan sonra, “Hayat nedir?” diye sordum. 

Babam, bir heykel gibi hareketsiz durdu öylece bir süre, sonra, beni çok şaşırtan bir şey söyledi.

“Hasan beyzadem, sen büyük dedemiz Mevlana Celaleddin Rumî hazretlerinin türbesine gitmişsindir, o türbenin avlusunda bir çeşme var, en güzel o çeşme anlatır hayatı.” 

Şaşırdım. Ne diyeceğimi bilemedim.

Bir çeşmenin hayatı nasıl anlatabileceği konusunda hiç bir fikrim yoktu.  Konya Mevlana müzesine hiç gitmediğim için avlusundaki o çeşmeyi bilmiyordum.

“Efendim, ben o çeşmeyi hiç görmedim, bilmiyorum,” dedim. 

“Kur’an’ı azimüşşan da Zümer Suresi’nde şöyle buyurulur efendim: ‘İn tekfüru fe innellahe ğaniyyün anküm ve la yerda li ıbadihil küfr ve in teşküru yerdahü... De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ... Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Hasan beyzadem, bilmekte bir iyiliktir. Git, bil öğren, sende o iyiliği kazan.”

Böyle diyerek, elini rengârenk plastik çiçeklerle, mızıkayla kaplı göğsüne soktu ve kenarı   işlemeli mendile sarılmış sarı renkli bir poşet çıkardı. Poşetin içindeki para tomarının içinden bir miktar para alıp avucuma sıkıştırdı. “ Beyzadem, git Konya’ya, büyük dedemizin kabrinin avlusundaki çeşmeyi gör, iyi bak, hayatı öğren dedi. 

*

O zamanlar Zenit marka bir fotoğraf makinem vardı, nereye gitsem yanımda götürür, ilginç şeylerin fotoğrafını çekerdim. O fotoğraf mainesini boynuma asıp Mevlana Müzesi’nden içeriye girdim. 

Konya’ya gidip Mevlana Müzesi’ni ziyaret edenler, Müzenin avlusundaki çeşmeyi görmüşlerdir. 

Çeşmenin değişik bir görünümü vardı. 

Çeşmedeki suyun birçok akış yeri bulunmaktaydı. En üstteki küçük kurnaya gelen su aşağıdaki daha büyük iki kurnaya akıyor o iki kurnadan akan su ise daha aşağıdaki üç kurnaya akıyor, o üç kurnadan akan su tekrar altındaki iki kurnaya akıyor, o iki kurnanın altında da en son olarak büyük bir kurnaya doluyordu akan sular. 

Yani önce tek, sonra iki, sonra üç, sonra tekrar iki, en sonunda da tek bir kurna…

Baktım… baktım… bir kazıda esrarengiz şekillerle, bilinmeyen yazılarla kaplı bir mermer parçası bulmuşum gibi saatlerce merakla, araştırarak baktım çeşmeye… 

Bir ara çeşmenin mermer kurnasında suyun ilk damladığı yerde bir lotus çiçeği bir gonca gördüm ve onları gözyaşlarıyla dolu bir göze benzettim.  Bu muydu hayatın anlamı, yukardan aşağıya doğru kurnalara suyun akması ve en altta kocaman bir kurnada toplanması, acıların sevinçlerin bölünerek parça parça akıp sonra insanın kendisinde toplanmasını mı anlatmak istiyordu acaba?

Bilmiyordum!
Üsteki büyük kurna bir kalp gözünü mü simgeliyordu acaba?
Kuran’ın 76. Suresi’nin 18. ayetini mi aktarıyordu yoksa? “Doğru kimselerin, cennette, su içecekleri…”
Eskilerin ‘selsebil’ dedikleri bu çeşme miydi? 
Yoksa sadece mutlu bir düş müydü?

Yoksa cefa ve kahır dolu, damlalarının sesi ağlama ve hıçkırık seslerine benzeyen bir azap çeşmesi miydi? Üst kısmından damla damla gözyaşları gibi akarak ilk kurnayı acı ve üzütüyle mi dolduruyordu? Acının kalbe doluşunu mu temsil ediyordu?

Yoksa zamanın acıları hafiflettiğini mi anlatmaya çalışıyordu?

Tek kurnadan akan su alttaki iki kurnayı dolduruyor, o iki çift kurna taşınca bu defa alttaki üç kurnayı dolduruyor, onlardan taşan su alttaki iki kurnaya akıyor, onlardan taşan su da en alttaki büyük kurnayı doldurmaya başlıyordu. Yani anılar akılda canlanıp ve tekrar acılar yeniden mi başlıyordu?

Babam bu çeşmeyi ne zaman görmüş ve ona tasavvufi bir anlayış yüklemişti? Nasıl bir varlık kavramıyla sembolize etmişti bu çeşmeyi kafasında?

Bir insan bir çeşmeyi görür görmez ona âşık olur mu?

Babam gibi duygularının alevleriyle yanan, dudağını ve yanağını kırmızı boyayla boyayan; “Bu boyayış tarzı kadınlara mahsus değil midir?” diye sorduğumda; 

“Hasan beyzadem, efendim, Allah-u Teâlâ, ‘Biz insanı erkek ve dişi suları ile karışık bir nutfeden yarattık’ buyurmuştur. Tasavvufta da zaten bu yüzden, dişi nefsi, erkek aklı temsil eder. Dişi ya da erkek olsun, ama insan, insan olsun. Ben Muammer Baran, insanlara insanın gerçek hakikatini, dişilik makamının nefis, erkeklik makamının ise akıl olduğunu bildirmek için böyle yapıyorum. Erkeklik şiddetinden ve egosundan insan olanın kurtulması gerektiğini göstermek için böyle yapıyorum efendim,” diyen bir insan, bir çeşmeyi görür görmez ona manevi semboller yükler ve onu asla unutamazdı. Şapkasının üstünde Karaman’ın sembolü Ongun Kuşu’nu taşıyan ve sorduğum zaman  “Karamanoğlu beyliği devrinde kullanılan gümüş paralarda ongun kuşu vardı. Alaaddin Ali Bey'in karısı, Murat Hüdavendigar'ın kızı Nefise Sultan Hatun'un yaptırdığı (Hatuniye Medresesi) Medrese'nin kapısında da kanatlarını açmış Ongun Kuşu vardır. Ben büyük dedem Mevlana hazretleri Karaman’a geldiğinden beri Karamanlıyım, elbette benim şapkamda da Ongun kuşu olacak,” diyen bir kişi bir çeşmeye de, görür görmez âşık olabilirdi.

İyiliğin, umudun, sevginin sembolü gibi, boynunda mızıka taşıyan, şarkılar, türküler, ilahiler, marşlar çalarak çocukları sevindiren, 
yediden yetmişe Karamanlıların sevinçlerini acılarını paylaşarak, insanları severek yaşadığını gösteren, boynundaki mızıka ile kendi yalnızlığını, anlaşılmazlığını belki de böyle yapmakla ortadan kaldıran,  envai çeşit meyveli koskoca bahçesinden bir kilo meyve satmayıp, çocuklara dağıtan, mızıkasıyla, şiirlerin, türkülerin, şarkıların, marşların nağmelerini de dağıtan, sevgi doluluğunun, kibiri yenmesinin, dünya nimetlerinden vazgeçip kendisini Allaha adamasının bir başka büyülü nağmeye dönüşmüş halini her haliyle gösteren babam elbette bir çeşmenin sembollerine de kapılabilirdi.

Oğlu Hasan Baran’ı bile, “Deli Muammer’in oğlu diye anılmasın, incinmesin,” diye, kendisinden ve Karaman’dan uzaklaştırmasının avuntusuydu belki de çocuklara çaldığı mızıka. Çocuklara mızıka çalıp onların yüzlerini güldürürken, onları sevindirirken oğlunu arıyordu belki de.

Belki bu çeşmeyi gördükten sonra, çocuklara mızıka çalarken bu çeşmeyi de düşünür olmuştu…

Korkunç acılarını içine gömüp gülümseyerek mızıka çalarken, o mızıka elinde güneş gibi parlarken, aklında belki de bu çeşme vardı ve bu çeşme onun için ‘Tac Mahal’ kadar özel bir manaya sahipti. Belki de göğsüne taktığı sarı kırmızı güller bu yüzdendi. “Sana bir kırmızı, bir sarı gül getirdim,” demiyor muydu Mevlana?

Çeşmeye kapılıp gitmiştim. Hangi ruhun idealiydi bu çeşme bilmiyordum. Sadece tenha bir alacakaranlıkta bir resimmiş gibi bakıyordum. Okuyamıyordum çeşmenin mermerinde babamın sorusuna yanıt verebileceğim, imgelemi uykusundan uyandıracak bir şey.

Acaba büyük dedemiz Mevlana, fırtınalı bir havayı, Şems’i çok sevmesinin kıskanılıp, cesedinin bir kuyuya atılmasından duyduğu acıyla mı, acı ve mutluluğun parçalarını birleştirmek için, küskün bir şekilde, bir aşk fıskiyesi, bir aşk çeşmesi mi yapılmasını istemişti? Belki bu çeşmeye baktıkça bu çeşmenin kurnalarından sular damladıkça, o su seslerinde hayatı boyunca onun sesini aramıştı. Şems ile karşılaşması sırasında duyduğu sesleri; öğrencileriyle birlikte kitapların arasında oturmuş bir meseleyi müzakere ederken, Şems’in içeriye girip yanına oturmasını, bir müddet sonra kitapları işaret ederek;  “Bunlar nedir?” diye sormasını. Kendisinin de; “Sen bunları bilmezsin” diye cevap verince kitapların arasında bir ateş belirmesini, telaşlanarak “Bu ne haldir?” deyince Şems’in “Sen de bunu bilmezsin” diyerek çıkıp gidişini mi? 

“Bir gün bir ses duydum, şöyle dedi
‘haydi bir gülüş ol, bir nefes ol, o’ndan bize bir ses ol.’
Bana ‘Güneş’in adı verildi, Şems.
İşte böyle başladı, benim hikâyem” deyişini mi?

Yoksa, başlarında yeşil elif çekilmiş yekta külah, külahları üzerinde Şemsî tülbent, cübbe ve kaftanlarıyla birlikte boyunlarında kaftanlarının eteğine kadar uzanan birer atkı, ney çalıp semâ eden Mevleviler’in ayinlerini mi anımsatıyordu? 

Mevlana, bir mermer ustasına mı anlatmıştı, kuşaktan kuşağa sadece ailesinin bildiği hayat sırırını. Şimdi öğrenme sırası bende miydi

Bunları aklımdan geçirdikçe çeşmenin hikâyesini daha çok merak ettim. 

Her açıdan fotoğrafını çektim. 
Her açıdan baktım, düşündüm.
Fakat bu çeşmenin hayatı nasıl anlattığına dair bir fikir oluşmadı kafamda. 

O zamanlar fotoğraf makinesine film alıp öyle fotoğraf çekiyorduk, sonra da gidip fotoğrafçıya götürüyorduk o filmi, fotoğrafçı filmi banyo yapıyor, negatifinden fotoğrafı basıp veriyordu. Birkaç gün sonra ancak alabiliyorduk çektiğimiz fotoğrafı. 

Çeşmeyi düşünerek Karaman’a geldim. Şimdi Kuğulu Park olan yerde o zaman Hükümet Konağı vardı, üst bitişiğinde de Ziraat Bankası. Ziraat Bankası’nın karşısında bir fotoğrafçı vardı, güleç bir kadındı, ona gittim fotoğraf makinemdem çıkardığım filmi verdim. Yarın gelip almamı söyledi. O fotoğrafları elime almadan babamın yanına gitmek istemiyordum. Fotoğraftaki görüntülere göre anlayacaktım, o çeşmenin hayatı nasıl anlattığını. 

Karaman’da beni içtenlikle birkaç gün konuk edecek bir Allahın kulu akrabam olmadığı için, İsmet Paşa Caddesi’ndeki Yunus Emre Oteli’ne yeleştim. O zamanlar otelin karşısında Birtat lokantası vardı, gidip orada karnımı doyurdum. Sonra Hisar Mahallesi’nde kalenin etrafında dolaştım. "Bir gün bu kalenin romanını yazacağım," dedim. Gerçekten de yıllar sonra ‘Telkadın’ romanımda Karaman’ı baştan sona anlattığım gibi, kaleyi de anlattım. 

Ertesi gün fotoğrafçıya gittim aldım fotoğrafları. Bu sefer babamı bulmak için Karaman’da gidebileceği her yere baktım. Bulamadım.
Babam 365 gün, her gün oruç tutuyordu, orucunu bir tas çorbayla açmak  için Hanifi Türeğün abinin işlettiği Mehtap Lokantası’na gelirdi. Akşam babamı orada buldum. Lokantadan çıktık. Buğday Pazarı’ndaki Pala’nın Kahvesi’ne gittik. Babam her akşam orucunu açtıktan sonra Pala’nın Kahvehanesi’nde bol şekerli iki bardak çay içiyormuş, böylece bunu da öğrendim.

Kahveci Pala, babama bol şekerli çay, bana ise istediğim oraleti getirdi.
Babamın önüne çektiğim fotoğrafları serdim.
Babam hiçbir şey demedi. Baktı yalnızca fotoğraflara.
O susunca bende sustum.
Çayımızı içtik. Kalktık gittik.
Babam konuşmayınca bende konuşmadım.
Kazalpa’ya geldik.

Çeltek Mahalesi’nde doğduğum evin bulunduğu, etrafı kerpiç duvarla çevrili, koca koca kavakların çevrelediği bahçeye geldik. 

Evin önünde bir dut ağacı vardı. Kocaman.

O dutun altına oturdu babam. Bende yanına oturdum.
“O çeşmenin fotoğrafını önüme koyun efendim,” dedi.

Fotoğrafları önüne serdim.  Bir tanesi yeter efendim,” diyerek içinden bir tane fotoğraf aldı önüne koydu, diğerlerini kaldırttı.

“Şimdi bir bu eve bak, bir de bu fotoğrafa bak beyzadem!”
Baktım.

Hem eve hem de fotoğrafa baktım.

Fakat aradaki farkı anlamadım.

Anlamadığımı anlamış gibi baktı yüzüme o muhşem efsane gülümsemesiyle.

“Ben bir zamanlar bu evde tek başımaydım, yalnızdım.

Bak bu çeşmenin en üstündeki kurna da tek başına, yalnız. Sonra ben anneniz hanımefediyle evlendim. İki olduk. Bak ikinci sıradaki kurnalar da iki tane.

Sonra sen doğdun, babam Hacı Hasan’ın ismini ezan okuyarak üfledim kulağına, üç olduk. Bak çeşmenin üçüncü sırası da üç tane.

Sonra anneniz hanımefendi gitti, seninle biz kaldık. Yani iki kaldık.

Bak dördüncü sıradaki kurnalar da iki tane.

Sonra tüm o suları toplayan kocaman bir kurna var en altta, işte o da benim yalnız kalışımdır.

Seni de, Karamanlıların beni anlayamayıp deli olarak görüp, çocuklar peşimden ‘Deli Muammer’ diye bağırınca, senin incinmemen için kendimden uzaklaştırmam, Deli Muammer’in oğlu olarak anılıp üzülmemen için seni kendimden ve Karaman’dan uzaklaştırmamdır. 

Yani o en alttaki kocaman tek yalnız kurna senin de tek kalışındır.

Senin de yalnızlığındır, senin de hayatındır.

İşte, hayatın anlamını ne güzel anlatıyor bu çeşme beyzadem. 

Sen iyi bir yazarsın, Suphan Allah ül azim seni bu yetenekle donatmış, sana vasiyetimdir, Karaman’ı her şeyiyle yazacaksın. Öyle romanlar yaz ki, bütün dünyada okunsun ve Karaman tanınsın. 

Bir yazar olarak şimdi bu çeşmenin mimarisine dikkatle bak beyzadem.Bak, çeşmenin en üsteki kurnasında anlatılmak istenen şey;  insanlar yaşama tek olarak başlar.

Ve sonra evlenir ikiye bölünür, ardından çocuk gelir,

İnsan tekrar bölünür ve evlilik de çocuk da tıpkı su gibi akar gider.

Evlilik ve çocuk gidince tekrar tek başladığın yolu yine tek başına sonlandırmış olursun.

Hayat budur ve bir çeşme bile koca hayat yolunu anlatmaya yetiyor işte…

KARAMANLI YAZAR HASAN BARAN

 

Okunma : 2745
guney sigorta
karaman


EKSPERTİZ
Gündem haberleri
Başkan Bayram: Üreticilerimiz hibelerden yararlansın
23 Eylül 2020 Okunma: 22799 Tarım
Karaman'ın 1 yıllık şirket ve işletme bilançosu
22 Eylül 2020 Okunma: 15814 Ekonomi
Başkan Bayram: Üreticilerimizin hakkı için Rekabet Kurumu’na başvurduk
22 Eylül 2020 Okunma: 15209 Tarım
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın