Mühim, pek mühim – On bir; Çıkıyorsun, evet sen | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim – On bir; Çıkıyorsun, evet sen | Karamandan.com - Karaman Haber

31 Ekim 2020 Cumartesi
Mühim, pek mühim – On bir; Çıkıyorsun, evet sen

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

“Çıkıyorsun, evet sen!”

Beni gösteriyor –ki bu çok normal. Çünkü içeride bir tek ben varım. Diğer altısı ikişer ikişer çıktılar birer gün arayla.

“İkinci kata çıkıyoruz şimdi. Orada ifadeni vereceksin.”

“Sonra?”

O esnada, Gabon’da ölen bir mahkûmun aslında otuz yedi yıldır kayıtlı olmadan yattığı anlaşıyor. Lakin bu durum biraz geç fark ediliyor.

“Sonra ya dışarıya ya da savcının karşısına çıkarsın.”

“Peki ya diğerleri, onlar da şahitti. Onlara ne oldu?”

“Çok konuşma. Sadece onlar şahitti.”

Son cümlenin bir kelime oyunu olma ihtimali geliyor aklıma. ‘Sadece onlar şahitti’ ile ‘onlar sadece şahitti’ arasında uçurumlar kadar fark var zira.

Henüz ikinci katın merdivenlerini yeni tırmanmaya başlıyor olmamıza karşın bu cevap, işlerin karışmış olabileceğine dair bir intiba uyandırıyor bende.

İkinci kata çıkıyoruz. Kapısında herhangi bir levha olmayan odaya giriyoruz. Odada iki görevli var. Biri beni görünce;

“Neyse sonra konuşuruz gardaş” diyor ve çıkıyor.

Diğeri ise daktiloyu düzeltiyor. Bu devirde hala daktilo kaldı mı? Hatırladığım kadarıyla en son adliyelerin önünde ya da yakınındaki arzuhalciler ile son buldu bunun varlığı. Beni getiren kişi de çıkıyor dışarıya ve çıkarken kapıyı da çekiyor. İçeride bir sandalye, bir pencere, bir masa, bir daktilo, bir kalem ve bir adam, pardon görevli var. Benimle iletişime geçmeden evvel ayağa kalkıp, pencereyi aralıyor. Sonra bir sigara çıkarıyor ceketinin iç cebinden ve bir de zippo çakmak.

Çııaak!

Ateşle buluşan tütünün ardından bir nefes çekip, aynı zamanda zippo’nun kapağını sert bir şekilde kapatıyor. Daktiloya bir kâğıt sürüyor. İlk birkaç nefesin ardından külü masanın altına atıyor. Ancak yere düşmediğini görüyorum.

Güncellemem gerekirse, halen içeride bir sandalye, bir pencere, bir masa, bir daktilo, bir kalem, bir çöp ve bir adam, pardon görevli var. Bir de ben.

Bir nefes daha çekip, gözlerini de dumanın etkisi ile hafifçe kısıyor:

“Malı kimden alıyordun?”

Üç ile ikiyi toplayamıyor, gazla freni karıştırıyor, zehirli mantar yiyor, düz yolda düşüyor, garsona kaşığı al deyip çaya üç şeker atıyor gibi hissediyorum bu soru karşısında.

“Sanırım bir yanlışlık var efendim” diyerek konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum, ancak bunun çok da kolay olmayacağına dair emareler gecikmiyor.

“Efendini yerim!”

Bir fırt daha çekiyor.

“Bak, şimdi bir kere bu işi yapıyorsan, akıllı biri olduğun belli. Ancak ve ancak çok akıllı olmak faydalı bir şey değildir. Ne iş yaptığını biliyoruz. İşin garibi bir de suçüstü var ortada. O yüzden gel de benim şu tatlı canımı yorma. Anlat olan biteni ve uza!”

Tekrar ayağa kalkıp, izmariti dışarı atıp, pencereyi kapatıyor.

“İfade etmeye çalıştığım üzere, ortada büyük bir yanlışlık olsa gerek. Ben sadece o adamın etrafında neden birileri toplandı diye merak etmiştim. Yoksa olayla uzaktan yakından bir bağım yok. İnanın bana.”

“Haaaaaaaaaaaaa!”

Yok artık! Televizyonda saçma sapan “komik” başlıklı videoları, umarsızca izliyormuş gibi gülüyor bu ifadem karşısında. Yok artık! Neredeyse çatlıyor adam, pardon görevli. Nefesi kesilecek neredeyse. Sinirlerimiz beraberce alt üst oluyor. Kaçıncı kattayız acaba. Atlayabilirsem, sakatlanmak hariç diğer iki ihtimale razıyım.

Ayağa kalkıp arkama geçiyor. Tedirgin olmalı mıyım?

Kulağıma bir şeyler fısıldama amacında olduğu belli oluyor. Sağı solu gözleriyle kontrol ediyor. Sesini gayet kısarak:

“Merak etmeyin efendim, ben de yediye bağlıyım. O yüzden gitmenizde herhangi bir beis yok. Lütfen bizleri affedin. Birazdan çıkabilirsiniz, tutanağı ben hallederim. Biraz sizi orda tutmamız gerekiyordu. Malumunuz, memleket işleri prosedür üzerine inşa edilmiş. O sebeple dikkat çekmemek gerekiyor.”

Düzenleme : 10 Ekim 2020 08:52 Okunma : 1240