Mühim, pek mühim - Altı; Gel, göğü maviye boyayalım | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - Altı; Gel, göğü maviye boyayalım | Karamandan.com - Karaman Haber

26 Eylül 2020 Cumartesi
Mühim, pek mühim - Altı; Gel, göğü maviye boyayalım

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

“(…)

Gel, göğü maviye boyayalım

Desem ki içimde sen,

Ayaklarının altındaki toprak

yine kıpkırmızı olur mu?”

Notta yazan şiirin bu son kısmını sesli okumamı istiyor.

“‘Niteliksiz şair dediğiniz nedir?’ sorusu aklına gelmiyordur artık umarım delikanlı. Çünkü müşahede ettiğin üzere, detaylara hâkim olmaktır niteliksiz şair olmak. Hayatın tılsımlarına vâkıf olmaktır. Yürüdüğün yolda ulaşacağın yeri düşünmek değil, ayaklarının altındaki asfaltın ziftini böğründe taşımaktır. Denizin suyundaki şekerin tadını almaktır. Göğe dönüp, bulutlara üflemektir. Mevcudun mevcudiyetine anlam yüklemektir. Hem karıncalar gibi bir sırada ilerlemektir, hem de antiloplar gibi her defasında gerçekleşecek olan göçü, gelebilecek tehditlere karşı farklı güzergâhlar üzerinden tayin edebilmektir. Turuncuzâde Davut’un bu mısraları gibi, onun gibi olabilmektir. Anlaşabiliyoruz, değil mi?”

Bir aile ziyaretinde, çokbilmiş bir büyüğünün öğütlerini, nasihatlerini dinleyen bir genç psikolojisi ile sırf artık konu uzamasın düşüncesiyle:

“Elbette efendim, anlıyorum” yanıtını veriyorum.

“Yine de ümitsiz olmanı istemem. Zira maalesef artık bu alanda o kadar büyük açık var ki, iş başvurusu üzerinden bu meselenin halledilmeye çalışılması bile ayrı bir hilkat garibesi. Ama yine de biraz daha çalışmanda fayda var gibi. Nedense, bilmiyorum.”

Artık kelimeler arasında seçim yapamaması akıbetimi yavaş yavaş belli ediyor. Birazdan da FBI’lı, bol casuslu filmlerdeki sufleyi verirse hiç şaşırmam.

“Nasıl derler bilirsin (…)”

İşte bu!

“Ben en azından çalışmaların ve gayretin adına seni tebrik ederim. Başlangıçtaki soğukluğum da biraz bu sebepledir. İlk anda bu denli içten konuşup gelenleri boşu boşuna ümitlendirmek istemiyorum.”

Bu ifadelerin bile içten olduğu düşüncesine inanmak gelmiyor içimden. Hani bizlere küçükken anlatılan o kıssa misali. Hükümdara, ailesinin kendisinden önce öleceği söylenmiyormuş da, ailede en uzun kendisinin yaşayacağı söyleniyormuş gibi bir samimiyet.

Ayağa kalkıyor. Tokalaşıyoruz.

“Ümit ederim, yine bir başka zamanda görüşmek imkânı söz konusu olur, ne dersin?”

Gerçekten, artık buradan gitmek istiyorum. Bu nasıl bir reddetme tarzıdır. Arkadaş kalmaya karar verip bunu da başaramayan sevgililer miyiz biz?

“Çalışamayız” dersin.

“Senden olmaz” dersin.

Olur ve biter. Oysa biz olmuyoruz ve bitiyoruz. Oluyoruz ve bitmiyoruz. Olmuyoruz ve bitmiyoruz.

O esnada, Ekvator çizgisi üzerinde, adını bilmediğimiz bir ülkede yedi günlük bir bebek açlıktan ölüyor.

Yeniden görüşmek imkânı nedir?

“Sanmam” diyorum.

Şaşırıyor.

Bir anda kaseti bir önceki parçaya sarıyor.

“Bu ne demek delikanlı?”

“Sanmam, çünkü şiir anlayışımız uyuşmuyor” diyorum. Artık kaset sarmaya başlıyor benim için de. Fark ediyorum ve kapıya yöneliyorum. Birileri bir tükenmez kalem vasıtasıyla kaseti düzeltmeden çıkmam lazım buradan.

“Haddini bil delikanlı!” diye sesini yükseltiyor arkamdan.

“Bu ne kadar cesur ve ne kadar cüretkâr bir ifade?”

Hep yapmak istediğim o sahne yaşanıyor. Hani ekseriyetle kurulan o hayal. Onu gerçekleştirme imkânı buluyorum. Kapıyı hafif aralayıp ona dönüyorum. O esnada, Kamboçya’da benzer durumu yaşayan, bile isteye ölümün daha özgür olacağına artık kanaat getirmiş olan o gayri resmi köle gibi. Evet, bu an buna benziyor.

“Söylesene bu ne demek?!”

“Mesela” diyorum, “bence ‘Desem ki içimde sen’ diye okunan mısradaki –de’nin ayrı yazılması gerekiyordu anlam bütünlüğü açısından. Yani ‘Desem ki içimde sen’ vurguyu azaltır, oysa ‘desem ki içim de sen’ demiş olsa okuduktan sonra duyulan hazzın kalibresi çok daha farklı olabilirdi.”

Ve mağlubiyetin emri duyuluyor:

“Derhal terk et burayı!”

Düzenleme : 29 Ağustos 2020 10:41 Okunma : 1727