Mühim, pek mühim - On; Ne olmuş buna lan? | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - On; Ne olmuş buna lan? | Karamandan.com - Karaman Haber

31 Ekim 2020 Cumartesi
Mühim, pek mühim - On; Ne olmuş buna lan?

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

“Ne olmuş buna lan?”

“Bilmiyorum ki abi. Bir saniye önce dimdik girdik içeri.”

Her yer karanlık, ama konuşulanlar kulağıma geliyor. Parmağımı oynatacak halim yok.

“Yavaşça, tuzlu ayranı içirmeye çalıştınız mı?”

“Evet abi.”

“İyi o halde, birazdan kendine gelir. Tansiyonu düşmüştür büyük ihtimalle. Aç mı geldiniz koçum buraya?”

“Yok abi, daha gelmeden simit yedik beraber.”

“İyi o halde, diline falan baktınız değil mi? Dönmesin etmesin. Şurayı cinayet mahalline çevirmeyin durduk yere.”

“Baktık abi, sorun yok.”

Sesler tanıdık gelmeye başlıyor. Usul usul kendime gelmeye başlıyorum. Sağ tarafıma doğru yere uzanmış haldeyim. Zeminin sertliği beni daha rahat bir yere alamadıklarının göstergesi. Kollarım yerinden oynayabiliyor. Dizlerimi kırıp kendime çekebiliyorum.

Ve gözlerim açılıyor nihayet.

Tepemde beş altı kişi var. Bunlardan birisi, en son gelişimde, halen giyiminden taviz vermemiş olmasından ötürü, memur emeklisi olduğu belli olan ve o vakit televizyondan haberleri izliyor olan bey amca, sağ eli halen gazetenin üstünde. Bir diğeri Musa. Şu üçünü tanımıyorum. Ve evet, bu da Kuduz abi.

Kafamdaki sancıyı yenice hissediyorum. Elimle sancıyan yerimi ovuşturmaya başladığımda, “iyi vurmuş olmalısın ki, depoya geldi sesi” diyor Kuduz abi.

“Şimdi nasılsın evlat?” diye soruyor memur emeklisi olduğunu düşündüğüm amca.

“Daha iyiyim amca, sağ olasın.”

“Daha bu yaşta kendine dikkat etmezsen, ileride bünyen, camekâna ‘taşındık’ yazmak durumunda kalabilir.”

Ne ilgisi var bilmiyorum ama “taşınmasak da iş değişikliği nedeniyle patronu çıldırtabiliriz amca” diyorum. Belki de sırf bu konuyu kapatmak ve amcadan kurtulabilmek için.

Masaya geçiyoruz. Sandalyeye yavaşça sırtımı dayıyorum.

Kuduz abinin elinde koli bandına sıkıca sarılmış bir paket. İlk iş hazır demek ki. O esnada, Nepal’de erken seçim kararı alınıyor.  

“Şimdi delikanlı, Musa’nın sana dediği gibi [halen demediği gibi] bu iş riskli iştir. Bazıları bir dönem sırf maddi getirisi var diyerek bu işi yapmaya çalıştılar ve fakat beceremediler. Kimisi parasını beğenmedi, kimisi toplumsal baskıdan korktu. Çünkü sen de biliyorsun, birçok kimse bu paketin içindeki malın beyni çok fena şekilde uyuşturduğuna inanıyor. Ha, ben inanmıyorum böyle bir şeye o ayrı. Sakın sözleri çarpıtma ha! Geliri güzel diye inanmıyorum demedim. Bu paketlerdeki mallar beyni uyuşturuyor olsaydı, şimdiye kadar benim kafamın çoktan bir milyon olması lazımdı ve fakat öyle değil. Görüyorsun.”

Görüyorum.

“Madem öyle, seni neden seçtiğim aklına gelebilir. En baştan bunu da açıklayayım. Son olarak bu işle ilgili bilmen gereken dört mesleki racon vardır, onları da söyleyeceğim ve (…)”

Avucunu açıyor bu esnada ve buruşturulmuş bir kâğıdı gösteriyor.

“(…) adresi sana teslim edeceğim.”

Nedense heyecanlanmaya başlıyorum. Derin işlere bulaşmış çaylak bir ruh ilişiyor bedenime. Lüzumsuz bir sevinçle yine bir o kadar lüzumsuz bir tedirginliğin arasındayım.

Musa’ya dönüyor.

“Senin görevin tamam. Artık bu delikanlı benim ekibimdedir. Artık o topun ağzındadır. Artık o kor alevin üstündedir. Artık o namlunun ucundadır. Artık ne sen onu bilirsin ne de o seni bilir. İki gün sonra gelirsin buraya yine. İşlerimiz var. Çiçeklerin altını çapalayacağız. Şimdilik gidebilirsin.”

Paket elinde.

“Şimdi delikanlı, racona geçmeden önce neden seni seçtiğimle başlayalım. Musa senden biraz bahsetti. Bir kere sağlam bir hafızan varmış, doğru mu?”

Doğru mu?

Bilmiyorum.

Başımla onaylıyorum.

“Bir de bu denli net olmayan bir gerekçe var. Lakin bunu şimdi açıklayamam.”

Ne demek bunu şimdi açıklayamam. Sanki elinde bir koz varmış da yapılacak iş içinde çuvallarsam bu kozu kullanacakmış gibi. Sanki böyle bir gerekçe yokmuş da, sırf beni tedirgin etmek için böyle bir ifadede bulunmuş gibi. Sanki yapacağım işin ne olduğundan çok, bu meselenin ne olduğunu merak ediyormuşum gibi. Bu, oldu.

Gelelim, bilmen gereken dört mesleki racona.

“Birincisi, bu işi yaptığından kimseye bahsetmemen gerekiyor.”

Aklıma o filmin gelmesi bile bu ciddiyeti bozmaya yetmez mi?

‘Hangi iş Kuduz abi?’ diye sormam için çok geç olduğunu yeni idrak ediyorum.

“Olur ya, sen bahsetmezsin, lakin birileri senden haberdar olur, yine seni tanımam. Çünkü ben de yanarsam, bu işin ehli az olduğu için, dezenformasyoncular devreye girer ve ben bu vebali taşıyamam. İkincisi, sırf kendi merak hissini tatmin etmek için teslim yerine kadar paketi açmaman lazım. Olur ya, açarsan bir daha bu dükkâna giremezsin.”

Bu nasıl bir tehdit?

“Üçüncüsü çok ama çok dikkat etmen gerekiyor. Yani, anla işte, teslimata bir kılıf uydurman lazım. Aksi halde anında enselerler.”

Hafiften esniyor.

“Dördüncüsü ise, alıcı malı kontrol ederken sorular sorabilir. Olur ya, cevap vermen gerekir, cevabı bilmiyorsan, bilmiyorsundur.”

Mantıklı.

Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Nedense son önerme, gayet saçma geliyor bana.

Önce paketi uzatıyor. Sonra da avucundaki adresi. Adresi okumamı ve hemen o buruşturulmuş kâğıdı imha etmemi istiyor. Alıyor, okuyor ve imha ediyorum. Son kez göz göze geliyoruz. Bir daha kavuşamayacakmış gibi. Bunun bu durumla olan ilgisine dair en küçük bir fikrim yok. Sanırım artık gidebilirim.

“Çıkabilirsin.”

Düzenleme : 03 Ekim 2020 08:48 Okunma : 1332