Mühim, pek mühim - Üç; “Delikanlı bu mu?” | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - Üç; “Delikanlı bu mu?” | Karamandan.com - Karaman Haber

01 Ekim 2020 Perşembe
Mühim, pek mühim - Üç; “Delikanlı bu mu?”

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

Mavi takım elbiseli, beyaz gömlekli, kravata karşı olduğu bağrındaki iki açık düğmeden belli, elindeki iki küçük yuvarlak mıknatısı kendine göre sağ baş, işaret ve orta parmakları vasıtası ile çevirip duran, tahminen yaşı kırklara yaklaşmış, sanki devirdiği her kadeh yüzündeki çukurları daha da derinleştirmişçesine görünen yüzüyle, adını büyük ihtimalle ailesinin bile unuttuğu, sadece polis çevirmelerinde sıkıntı çıkmasın diye kafa kâğıdında bir isim yazılı olan, ancak bütün camianın bildiği namıyla Kuduz abi, başını hafifçe bana doğru kaldırarak, kaşları ile de odak noktasına beni alarak soruyor bu soruyu. Soruyu dinlerken ayakta bekliyoruz. Öyle bir bekliyoruz ki sanki işlenmemesi gereken bir suçu işlemiş gibiyiz. O esnada, Singapur’a Etiyopya’dan gelen bir turist kafilesini taşıyanın otobüs kaptanının, aracı evvela bilinmez bir yere götürüp akabinde turistleri tek tek öldürdüğü haberi duyuluyor Asya medyasında.

Bu büyük tanışmaya vesile olan, mahalleden, kardeşim dediğim Musa da iki eli önden bağlı, başı öne eğik, net bir ses tonuyla;

“Evet, Kuduz abi” diyor.

“Koçum, bu kahveye günde on adam getiriyorlar yanıma, ne diyorsun, bu işi yüklenebilecek yürek var mı bu delikanlıda?”

Musa duruşunu daha da “hazır ol!” boyutuna taşıyor. Yıllardır bu anı bekliyormuş gibi davranıyor. Kendisinde, bağlı bulunduğu birimin başındaki bir amire brifing veren devletine sadakatle bağlı memur tavrı var. Göz göze gelmemeye çalışıyor dolayısıyla.

“Elbette Kuduz abi, bir de işin garibi, meraklı bu işlere. Ben dedim, daha senin karşına gelmeden, bak dedim, bu işlerin dedim, sonu yok. Nereye kadar? Ama yapmak istersen dedim, sen bilirsin dedim.”

Bana dönüyor Musa.

“Demedim mi?” diye soruyor.

Demedi.

“Dedin” diyorum.

“Bu işlerin dedim, para için yapılmayacağını, bu işlerden bir hayır gelmeyeceğini dedim, herkes anladı dedim. Ha, işini dedim legal boyutta yaparsan, sıkıntı yaşamazsın, amma iş illegal boyuta gelirse, Kuduz abim tanımaz seni dedim, hatta siler dedim.”

“Demedim mi?” diye soruyor.

Demedi.

“Dedin” diyorum.

Kuduz abi düşünüyor, çaylar bordo kadife ile örtülmüş ve raptiyelerle teminat altına alınmış masanın üstüne bırakılırken. Otuyoruz icazet almadan. Bu arada da Kuduz abi, sanki beş banko maç yapmış gibi, son bir sürpriz maç söyleyen Musa’yı dikkate alsam mı almasam mı diye düşünüyor. Bu esnada ben de geldiğimizden beri ilk defa mekânı tahlil ediyorum. Üç dört masada oyun oynanıyor: okşin, dama, altmışaltı. Bir başka masada, halen giyiminden taviz vermemiş olmasından, memur emeklisi olduğu belli olan bey amca, sağ eli gazetenin üstünde, televizyondan haberleri izliyor. Televizyonun bir iki metre sağında da siyah beyaz bir köpek resmi ilişiyor gözüme. O esnada, bir mamut’un daha fosiline ulaşılıyor, Amerikan’ın kuzeyinde. Dayanamıyorum.

“Kuduz abi, şu televizyonun oradaki (…)”

Musa’ya dönüyor.

“Lan ne iş yapacağını bilse kaç yazar? Kiminle iş yapacağını bilmiyor daha bu!”

Musa oturduğu yerde gittikçe kamburlaşıyor.

Ses tonu bir tık alçalıyor. Sanki bir anda aklına ölüm gelmiş gibi sakinleşiyor sonra.

“O, beni ısıran köpek. Bugünlere gelmemde emeği vardır. Saygımdan astım fotoğrafını. Kuduzmuş. Kuduzluğu namıma, ismi mekânıma miras kaldı. Yiğit’miş adı. Sahibi önce kaybetmiş. Sonra bizim mesele yaşanıyor. Herkesin dilinde. Mahallede duyulunca yaşananlar, sahibi geldi tabi. Geldi, aldı gitti Yiğit’i bu hadiseden sonra. Sanki ben kötü bir şey yapacakmışım gibi. Sonra da öldüğünü söyledi. O gerçekten öldü. Ben ölmedim.”

Bir sonrakine odaklanmışken bir önceki sapağa sapmış gibi, bir an yavaşça frene dokunuyor.

“Ne anlatıyorum lan ben?”

Musa cevap vermiyor. Zaten bu, cevap aranan bir soru değil. Ben de Yiğit’e bakmaya devam ediyorum, kırmaya benziyor.

“O halde” diyor; “haftaya bir organizasyon olacak. Ben seni haberdar ederim. Umarım halledebilirsin. Bu iş, para için yapılacak bir iş değil çünkü.”

“Eyvallah abi” diyorum. “Hangi iş abi?” diyemiyorum. “Musa, burada ne işimiz var?” diyemiyorum. “Ben yapamam, benim işim var” diyemiyorum. Semada unutulan, öylece gezinen atıl bir metal parçasından farkım yok.

“Musa sen kal” diyor. “Güllerin dikenlerini keseceğiz, ardından usul usul yeşeren yaprakları dallarında temizleyeceğiz, yardımcı ol.”

“Emrin olur abi” diyor, ikiletmeden. Bu aynı zamanda, “hadi artık sen çıkabilirsin” mesajı oluyor. Çok seviyorum böyle dolaylı anlatımları.

Ayağa kalkıyorum.

Düzenleme : 10 Ağustos 2020 14:41 Okunma : 819