Mühim, pek mühim - Yedi; Terk et şurayı! | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - Yedi; Terk et şurayı! | Karamandan.com - Karaman Haber

26 Eylül 2020 Cumartesi
Mühim, pek mühim - Yedi; Terk et şurayı!

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

“Terk et şurayı! Evet! Lütfen. İlerle amcacım. Evet, olay mahallini terk edelim lütfen. Bize yardımcı olun. Teyzeciğim tamam bir şey yok. Açılalım. Açılalım. Sen de çek şeridi. Olmayacak böyle.”

Güvenlik güçleri, mavi ipleri kesiyor. Adamın yüzüne su döküyorlar. İlk geldiğim anda oysa bu denli kanlı değildi yüzü gözü sanki. Hafifçe yüzüne bir şaplak atıyor birisi. Kendine gelmesi gerekiyor sanırım. Oysa ölmüş. Hepsi bu kadar. Ölmüş. Bir anda kameraların sayısı da artıyor olay mahallinde.

Kontrol elden gitmesin diye, güvenlik güçlerinin amiri olduğunu düşündüğüm kişi, “Evet, geldi mi ambulans?” sorusunu soruyor etrafındakilere. Buraya kadar bir sorun yok.

Geldi. Ben de gördüm. Diğerleri de teyit ediyorlar zaten.

Kameralara bir bakış atarak, “O zaman alın bunları da!” diyor.

Ardından da mesajı alan kameramanlar bize odaklanıyorlar. İyi ama bu olmadı şimdi. Neden telsizin anteni ile beni de gösteriyor? Arkamı bir dönüyorum, kimse yok. Yine mi?!

Gerçekten, yine mi? Hayatım boyunca olduğu gibi. Lakin bu defa iyiyim. Öyle sanıyorum.

Yirmi dakika sonra, saydığım kadarıyla yedi kişi giriyoruz karakola. Hepimizi nezarethaneye alıyorlar. “Hah!” diyorum. “Bir bu eksikti.” Senaryosu tükenmiş memleket dizisi gibi hayatım. Birkaç bölüm böyle gider mi? Akabinde de birkaç bölüm hastane. Reyting kaygım olmamasına rağmen, hayat beni hep total’de zirveye taşımak için elinden geleni yapıyor.   

Duvarlar buz gibi. Mevcut durumda ortamda müthiş bir rutubet kokusu, aklımda ise iki soru var. Bir sıralamaya tabi tutmuyorum sorularımı. İlk olarak, ben şahit olarak mı, yoksa şüpheli olarak mı buradayım? Ve kritik diğer soru; acaba ne kadar burada kalacağım? Altı yedi yaşlarında iken okula bırakıldığım ilk günkü gibi hissediyorum. O denli mekâna adapte olamamış ve o denli kaçmaya meyilli.

İlk iki gün, yemek, su ihtiyaçları haricinde bizimle iletişime geçilmiyor. Tuvalet ihtiyacı haricinde de biz onlarla iletişime geçmiyoruz. Hiçbir surette ben de diğer altı kişiyle bir bağ kurmuyorum. Onlar memleketi, tuttukları takımları kurtarıyorlar, eski sevdaları ile dertleniyorlar. Bir kitabın arasında, tutup tutmadığı belli olmayan şans kuponu misali bekliyoruz.

Üçüncü günün sabahı.

“Toparlanın” emri geliyor.

Yetkili olduğu omzundan belli olan birisi, “bunlar kim?” diye soruyor.

Açıklıyorlar.

“Hala burada mı bunlar?”

“Ne yani, gözünüzün önündeki adamları unuttunuz mu?” diyemiyorum elbette.

“İkişer ikişer alın günbegün, ifadelerini imzaladıktan sonra postalayın.”

“Emredersiniz?”

Dediğim gibi, diğer altısı ile irtibat kurmadığım dikkate alınırsa ve yetkilinin de ikişer ikişer alın ifadesi göz önünde bulundurulursa, basit bir gerçeklikle sona kalmamam mucize oluyor elbette!

Uyu. Uyan. Uyu. Uyan. Uyu. Uyan.

Düzenleme : 12 Eylül 2020 08:28 Okunma : 1281