Nedir bu selam rüşvet hikâyesi? | Karamandan.com - Karaman Haber

Nedir bu selam rüşvet hikâyesi? | Karamandan.com - Karaman Haber

01 Haziran 2020 Pazartesi
Nedir bu selam rüşvet hikâyesi?

50 yıldır duyduğum bir sözdür bu.

Çoktandır nedir bunun aslı? Diye bir bakmak istiyordum. 

Önceki gün arşivden Fuzuli’nin “Şikâyetname” adlı, divanlarının toplandığı eseri indirdim. İçindeki meşhur selam rüşvet hikâyesinin geçtiği yeri çevirdim ve siz değerli okuyucularım için hazırladım. Ekte de asıl belgeleri bulabilirsiniz.

Selam Verdim Rüşvet Değildir Diye Almadılar

1534’te Bağdat’ı fetheden Kanuni Sultan Süleyman kendisine methiyeler düzen Fuzuliye Vakıflardan günlük dokuz akçe maaş bağlanmasını emreden bir berat verir. Fakat Fuzuli Vakıflar İdaresinden bir türlü bu maaşı alamaz. Çaldığı bütün kapılar kendisine soğuktur ve selamını almazlar. Bunun üzerine Fuzuli Bir “Şikâyetname” yazıp vaktin maliyesine bakan Nişancı Celal zade Mustafa Çelebi’ye gönderir. 

Bu gönderdiği ve içinde; Selam verdim rüşvet değildir deyü almadılar, cümlesinin geçtiği “Şikayetname” deki bölüm nesir ve nazım arası bir metin olup tam karşılığı bu günün diliyle şu şekildedir:

“Beratta geçen günlük dokuz akçe emekli maaşımın hayata geçirilmesini temin etmek için vakıfların mütevellisinin kapısına vardım. Ne yazık ki mütevelli ile görüşmem ve kendisinin eteğine el sürmem nasip olmadı. 

Ama Belagat Divanına hücum edercesine girmeyi başardım. Ancak en pis ve zayıf anlarında girmişim. 

Bir topluluktu ki bunlar; ne safadan ne de doğruluktan kendilerinde bir iz görülmüyordu. 

Toplantıları hile ve desise ile av, 

Meclisleri; “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’raf 179) ayetinde anlatıldığı gibi hayvani,

Tutarsız hareketleri; can sıkıcı,

Azarlayan tarzda lafları ise Nuh Tufanı dalgaları gibiydi.

Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar. Elimdeki beratı gösterdim, faydasızdır diye bakmaya bile tenezzül etmediler. 

Her ne kadar dıştan sureta bir itaat gösterdiler ama hal dilleriyle bütün sorduklarıma cevap verdiler:

Dedim ki ey arkadaşlar! Bu ne hatalı iş ve çatık kaşlardır?

Dediler ki her zaman ki âdetimiz budur.

Dedim ki bana padişah tarafından bir emekli maaşı beratı verildi, bundan nasiplenmek istiyorum ki padişahımıza rahat rahat dua edeyim. 

Dediler ki ey miskin! Sana haksızlık etmişler, tereddüdü sermaye vermişler, gereksiz yere çeneni yorma! Sonunda bu mecliste uğursuz yüzler görüp sert sözler duyarsın! 

Dedim ki neden benim başvuruma cevap vermiyorsunuz?

Dediler ki ona cevap vermek için vakıf gelirlerinde fazlalık gerekir, fazlanın da husulü imkânsızdır.

Dedim ki böyle vakıflar fazla vermez olur mu?

Dediler ki asitanenin zaruri giderlerinden artsa bile bizden artar mı?

Dedim ki vakıf malını çok tasarruf etmek, elde tutmak vebaldir.

Dediler ki paramız ile satın almışız, bize helaldir.

Dedim ki bu vakfı bir denetleseler bu yolsuzluklarınız açığa çıkar.

Dediler ki bu hesap ancak kıyamette mümkündür.

Dedim ki dünyada da hesaba çekileceğimizi bildiren ayet – hadisler duyduk.

Dediler ki ondan da korkmuyoruz, kâtipleri hoşnut etmişiz.

Gördüm ki sorularıma cevaptan başka verecekleri bir şey yoktur, beratıma rağmen emekli maaşımı vermeyecekler, çaresiz, uğraşmayı bırakıp uzlete çekildim. 

Ben beratımdan bir sonuç alamayınca infiale kapıldım, beratım da bir işe yaramadığı için utandı. Adeta kendisini yaralı bir şahit gibi yazıldığına pişman, yalancı davacı gibi başa kakılmaktan perişan oldu.

Elimdeki berat, hükmü kaldırılmış ayet (mensuh) gibi amel edilmez, ben ise adamlıktan çıkarılmış (memsuh) ümmet gibi umutsuz kaldım.” 
Ben burada Fuzulinin ifadelerinden İstanbul’a gitmediğini, Bağdat’taki yetkililerle bu görüşmeyi yaptığına kani oldum. Bir kanaat daha edindim ki Bağdat İdaresinin her ne kadar fethedilse de İstanbul’u kale almadığıdır. 

Sonuç olarak diyorum ki: 

Devletlerin üzerine oturduğu bir sehpa vardır:

1- Adalet 2- İstişare 3- Ehliyet

Adalet; zulmün zıddı olup her şeye ve herkese hak ettiğini vermektir. 

İstişare: kararları bir Şura Heyetine danışarak ve aralarında istişare ederek almaktır. 

Ehliyet; makamları, mansıpları ve bütün vazifeleri layık olanlara tevdi etmektir.

Adalet haksızlığın, istişare diktanın, ehliyet de yetersizliğin tersidir.

Bu üçayaktan birisi koparsa devlet topallamaya başlar. İkisi koparsa tökezlemeye başlar. Üçü de koparsa yıkılır. 

Devletin bu üçayağını ayakta tutacak olanlar da neticede bir insandır. Bu insanlar hükmü mahkûmun suçuna göre değil de başka şeyleri esas alarak yargılarlarsa adalet ortadan kalkar. 

Devlet başkanları icraatını danışma kurullarına arz etmeden ve görüş almadan yaparsa yanlış yapma ihtimali yükselir.

Devlet dairelerini ihraz eden makam sahipleri liyakat ve ehliyet sahibi değil de bir şefaatçinin işareti ile oraya yerleşilirlerse ehliyet ayağı kırılır ve rüşvetle iş görme başlar. 

Bu olaydan tam yüz yirmi yıl sonra 17. Yüz yıl ortalarında Osmanlı Saraylarını rüşvet almış götürmüş, rüşvetsiz hiçbir şey yapılamaz olmuştur. Bu durumu büyük tarihçi Ahmet bin Hemdem şöyle anlatır: 

“Osman Gazi asrından beri devlet eteğine namahrem eli dokunmayıp törede bir değişiklik olmamış idi ve Mehmet Paşa öldükten sonra sadrazam olanlar da onun eserine uyup yoldan çıkmadılar. Lakin bazı kimseler padişaha müsahip olup bazı uygunsuz işleri iyi gösterip yaptırmaya başladılar. Bu işlerin başında rüşvet dedikleri haram mal Âli Osman’dan hiç birinin eşiğinden içeri girmemişti. Bu zamana kadar herkesin nefret ettiği bu haram mal Şemsi Paşa dedikleri hanedan düşmanı rüşvetin adını hedâyâ tabiriyle saadetlü padişaha kabul ettirip hemen o günden beri makam ve mevkilerin durumu bozulup haram ve helal birkaç akçe rüşvet ile yüce makamlar sefillerin elinde zelil olup alınıp satılmağa başladı.” (Süheyli sh. 135/b 270) 

18. yüz yıl başında Lale Devriyle iyice laçkalaşan devlet yönetimi 19. Yüz yılda yapılan Tanzimat ve Islahat gibi hamlelerle biraz geciktirilse de borç ve faiz batağıyla büyük bir düşüşe sürüklendi. 

Osmanlı Devlet-i Aliyesinde bu üçayak bir bir kırılmaya başlayınca Sultan 2. Abdülhamit ve benzeri padişahların bütün çabalarına rağmen 20. Yüz yılın başında tarihe karışmıştır. 

Sevgi ve saygı ile kalın! 

Mükremin Kızılca

Düzenleme : 28 Nisan 2020 12:40 Okunma : 6166
Foto galeri