Suç İktidarda mı? | Karamandan.com - Karaman Haber

Suç İktidarda mı? | Karamandan.com - Karaman Haber

05 Ağustos 2020 Çarşamba
Suç İktidarda mı?

Raşid halifelerden üçüncüsü olan Hz. Osman’ın siyasete atıldıktan ve devlet başkanı olduktan sonra yapmış olduğu icraatleri, siyasi arenadaki eylemleri islam tarihi boyunca çoğu zaman eleştirilmiş ve Hz. Osman çeşitli ithamlara maruz kalmıştır. Öyle ki Hz. Peygamber’e iki kez damat olma şerefine nail olan bu güzide sahabi haketmediği bir şekilde tarih mahkemesinde yargılanmış ve en sert eleştiri oklarına hedef olmuştur.

Bu durum da, tarihçileri aşere-i mübeşşere’den kabul edilen Hz. Osman’ın, Hz. Peygamber’in ve kendisinden önceki iki halifenin hayatlarında hayırla yad edilirken kendi hilafeti döneminde haksız suçlamalarla itham edilmesi gibi olmayacak bir çıkarıma götürmüştür. Nasıl olur da bir şahıs hayatının belli bir bölümünde övgüye mazhar olur ve “zinnureyn” sıfatına haiz olması hasebiyle kendisine değer verilir ve hayâ sahibi olmada örnek gösterilirken ümmetin lideri olunca önceki hayatına tamamen zıt olacak ithamlara maruz kalabilir? Bizce buradaki asıl mesele Hz. Osman’ın yaşamının değişmesi değil; halkın göstermiş olduğu tutumun doğurduğu sonuçların Hz. Osman’ın şahsına yüklenmesi ve böylece tarih mahkemesinde bütün bir halkı sorumluluktan kurtarıp topyekün suçu bir şahsa yüklemenin arzu edilmesidir. Ne de olsa Hz. Osman artık vefat etmiş ve toprağın altından çıkıp hakikati anlatma ihtimali ortadan kalkmıştır! Bu da tarihçileri olduğundan fazla cesur kılmaktadır.

Hz. Osman’ın büyüklüğü ve değeri sadece Hz. Peygamber’e iki kez damat olma şerefinden kaynaklanmamaktadır. Kabileciliğin ve asabiyetin vazgeçilmez bir değer olduğu Arap toplumunda, kökenleri İslam öncesi döneme dayanan Haşimoğulları-Ümeyyeoğulları çekişmesinde, ikinci kabileye mensup olan Hz. Osman’ın, Haşimoğullarından olan Hz. Muhammed’e risalet görevi tevdi edilince kabilesinin baskısını düşünmeden ve korkmadan O’na (s.a.v.) tâbi olması ve ilk Müslümanlar arasına ismini yazdırması bizce Hz. Osman’ı değerli kılan ana unsurdur.

Çünkü Ümeyyeoğulları sırf Hz. Muhammed’in Haşimoğullarına mensup olması hasebiyle Mekke’nin fethine kadar İslamiyeti kabul etmemiş ve küfürlerini sürdürmede inat etmişlerdir. Asabiyetin getirmiş olduğu kabilecilik bağının değeri İslam tarihi kaynaklarında uzun uzadıya anlatılır. Arzu edenler İslam tarihinde ilgili bölümlere bakabilirler. Hz. Osman İslamiyetin ilk yıllarında bu dine girmesiyle adeta kabilesine arka dönüyor; dünya ve ahiret saadetini kazandıracak olan yeni dine cân-ı gönülden bağlanıyordu. Hz. Osman’ın bu samimi tutumu onu Rasulullah’a damat kılmıştı.

Hz. Peygamber vefat edip bu dünya’dan ayrılınca halkın üzerinde ittifak ettiği Hz. Ebubekir hilafete gelmiş ve iki buçuk yıl İslam toplumunu yönetmişti. Onun vefat etmesiyle, Hz. Ebubekir’in önde gelen sahabe ile istişaresi neticesinde Hz. Ömer halife olmuştu. Dolayısıyla ilk iki halife de şura ile ümmetin lideri olmuşlar ve İslam devletini yönetmişlerdi. Hz. Ömer ise vefat etmeden altı kişilik bir şura heyeti oluşturmuş ve üç gün içerisinde devlet başkanını seçme şartı koymuştu. Kendi oğlu Abdullah’ı da eşitlik halinde oy vermesi şartıyla şuraya dahil etmişti.

Bu süreçte namazları Süheyb kıldırmış, şura heyetinin kontrolünü de Mikdad yapmıştı. Burada yanlış anlaşılan ya da atlanan husus Hz. Osman’ın altı kişiden müteşekkil bu şura heyetinin kararı neticesiyle seçildiği anlayışıdır. Şura heyetinde bulunun Abdurrahman b. Avf hilafet hakkından feragat ettikten sonra Medine sokaklarında halk yoklaması yapmış; kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve hatta sahabe olup olmaması ayrımı yapmadan halkın kimi başlarına getirmek istediklerini sormuştu. Çoğunluk Hz. Ali değil Hz. Osman üzerinde karar kılmıştı. Hz. Osman’ın halife olmada halkın çoğunun teveccühünü kazanması bizce Hz. Ömer’in hilafeti ile birebir alakalıdır. Hz. Ebubekir döneminde başlayan İslam fetihleri Hz. Ömer döneminde ivme kazanmış, gelen ganimetlerle İslam devleti hazinesini olabildiğince doldurmuştu. Müslümanlar ekonomik refahla birlikte oldukça müreffeh bir hayata kavuşmuşlardı.

Ancak Müslümanlar bu müreffeh hayatın tadını alma hususunda ise o kadar şanslı değillerdi. Çünkü adaletiyle tarih sahnesinde yer alacak olan Hz. Ömer insanları, gevşekliğe düşürmesi ve cihattan alıkoyması korkusuyla lüks yaşamaktan men etmişti. Hatta iki katlı evlerin yapılması dahi Hz. Ömer zamanında yasaktı. Hz. Ömer’in tavizsiz bu tutumu ashab toplumundan gün geçtikçe uzaklaşan yeni nesli tabir caizse bunaltmıştı. İnsan, fıtratı icabı rahata düşkündür ve refahı kazanınca onu tatmak, ondan vazgeçmemek ister. Dünya malına karşı olan tutkusu ise hepimizin malumu. Zenginleşen İslam Devletinde paraya kavuşan insan, elbette tam manasıyla muktedir ve sert bir yönetici istemeyecektir. İşte bu zenginliği kullanmak ve en azından biraz da olsun rahata kavuşmak(!) isteyen Müslümanlar, Hz. Ali’ye nazaran daha yumuşak olan Hz. Osman’ın halife olmasını istediler. Ve Hz. Osman da Müslümanların üçüncü halifesi oldu. Siyaset sahnesinde baş aktör konumu kendisine tevdi edildi. Yani Hz. Osman’ı bizzat başa getiren halkın kendisi idi.

Hz. Osman’ın halifeliğinin ikinci yarısında zuhur eden fitne hadiseleri İslam Tarihinde hala kanayan bir yaradır. Hz. Osman’ın takip etmiş olduğu siyasetin yanlışlığını inkar etmeden, biz bu fitne hareketlerinin ortaya çıkmasında olmasa dahi Hz. Osman’ın şehadetiyle sonuçlanmasındaki etkenin halkın takınmış olduğu tutum ve davranışlar olduğu inancındayız. Bir kere Hz. Osman’ı iktidara getiren bizzat halk olmuştu. (Burada halkın sadece Medine halkından müteşekkil olduğu görüşünde olanlar yanılmaktadır. Çünkü Abdurrahman b. Avf halk yoklaması yaparken diğer şehirlerden gelen tüccar vs. kimselerede görüşlerini sormuştu.) Dolayısıyla Hz. Osman’a karşı güdülen muhalif tutum, eleştiri düzeyinde kabul edilebilir olsa da şiddete varan yanıyla tamamen haksız bir tavırdır. Elbette burada Hz. Osman’ın sözlü eleştirilere karşı edilgen bir anlayışla yaklaştığı iddiası ortaya atılacaktır. Ancak bizce bu iddia da mesnetsizdir. Çünkü Hz. Osman inancı gereği haksızlık karşısında susulmayacağını, olumsuz durumların düzeltilmesi gerekeceğini gayet iyi bilen bir kimse idi. Lâkin tek başına iyi olmak ve iyiyi dilemek yeterli değildir.

Hele de ashab’ın birçoğunun ahirete irtihal ettiği, Peygamber terbiyesinden geçmemiş insanların türediği, sosyal ve kültürel değişmelerin yaşandığı bir toplum da!  Hz. Osman iktidarda ve lider konumunda idi. Ama devletin önemli siyasi kademelerindeki kimseler Hz. Osman’ın yapmak istediklerine bir engel çıkarıyorlar ya da Hz. Osman’ın emirlerinin değişmesine yönelik laf cambazlığı ile Hz. Osman’ı kandırabiliyorlardı. Bu da aksaklıkların giderilememesine ve halkın sürdürmüş olduğu muhalif tavrın devamına neden oluyordu. Böylece Hz. Osman hilafetinin 12. yılında Kufe, Basra ve Mısır’dan gelen isyancılar neticesiyle şehit edildi. Burada Hz. Osman’ın böylesi bir durumda hilafetten neden feragat etmediği hususunu gündeme getirenler yanılmaktadırlar.

Çünkü böyle bir davranış ileriki dönemlerde lider’in darbelerle alaşağı edilmesini bir alışkanlık haline getirmede ilk adım olurdu. Nitekim Emeviler ve Abbasiler dönemlerine bakacak olursak devletin çöküş sebeplerinin başında halifenin darbeyle devrilmesi gerçeğini görürüz. Burada küçük bir notu da eklemek gerek: Bazı kaynaklara göre Hz. Osman hilafetten feragat etmeyi düşünmüş ancak Abdullah b. Ömer böyle bir davranışın İslam siyaset geleneğinde olumsuz bir iz bırakabileceğini söyleyerek Hz. Osman’ın hilafette kalmasını tavsiye etmiştir.

Yukarıdaki paragrafların bütününe bakacak olursak, İslam tarihinde el-fitnetü’l kübra olarak adlandırılacak Hz. Osman dönemi olaylarına kadarki süreçte halkın yanlışları göze çarpacaktır. Bir kere ganimetlerle elde edilen ekonomik refah insanları gevşetmiş ve miskinleştirmiştir. Bu da Hz. Ömer gibi bir liderin değerinin anlaşılmamasına neden olmuş ve onun vefatıyla mizacı Hz. Ali’ye göre daha yumuşak ve uysal olan Hz. Osman’ın seçilmesine sebep teşkil etmiştir.

Ancak “Cihadı terkeden toplumu Allah rezil eder” hitabı gereği insanlar kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamışlar ve Hz. Peygamber ile inşa edilen sükunet’in kalesini dinamitleyerek havaya uçurmuşlardır. Bu dinamiti de Hz. Osman’ın koyduğu yalanını yaymışlar, kendilerini temize çıkarma uğraşına girmişlerdir. Oysa ki ”Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” hitabı canlılığını korumakta idi. (Tarih boyunca da koruyacaktır.). Halkın Hz. Osman’ı şehit etmesi hiçbir şeyi halletmemiş bilakis daha büyük fitnelerin kapısını aralamıştır. Merak edenlerin Cemel ve Sıffin savaşlarına bakmaları kâfidir. Yani iktidar karşısında muhalefet böyle olmamalı, lidere takınılan tavır şiddete varmamalıdır. Şayet insanlar ıslaha kendilerinden başlasalardı, iktidarın da ıslahı mümkündü. Ancak tepeden inme balyoz misali iktidara karşı gösterilen muhalefet bir daha kapanmayan yaraların açılmasına neden olmuştur.

Tarih ibret alanlar için muhteşem bir öğretmen, ibret almayanlar için tekerrür eden bir olgudur. Bugün iktidar’ın takip etmiş olduğu siyaseti eleştirmekten başka meziyetleri olmayanlar, iktidar’ın mevcut siyasetini değiştirmesi halinde ilk karşı çıkacaklar arasındadırlar. Misal şeriatın gelmesini ısrarla savunanlar, şu anki hayat düzenleri içerisinde bireysel yaşamlarında şeriate dair hiçbir adım atmamaktadırlar. Meydanlarda “Allahuekber” naraları atanlar, “Allahuekber” çağrısına kulak vermemekte ve secdeye varmamaktadırlar. Sonra da iktidar’ın din dışı gördükleri adımlarını eleştiri bombardımanına tutmaktadırlar.

Yine Atatürkçülük’ten dem vurup iktidarı Atatürk düşmanı görenler, Atatürk dönemini hakkıyla okumamakta, Atatürk devrimlerinden bîhaber yaşayarak kah cumhurbaşkanına kah diyanet işleri başkanına saldırmaktadırlar. Anlayacağınız hem İslamcılar hem de Atatürkçüler iktidardan çoğu zaman şikayetçidirler. İstanbul sözleşmesinin fesh edilmesiyle aile sorunlarının tamamen ortadan kalkmayacağı gerçeğini bilmeyenler, yarın filanca sözleşmenin de kalkması için yaygara çıkaracak olanlardır. İslam’da hutbeye kılıçla çıkmanın ne manaya geldiğinden habersiz olanlar, İslamı çiçek, böcek dini saymaya devam edeceklerdir. Oysa ki cihadın o canlı yanı olmasaydı şu an bu toprakların üstünde varolamayacaklardı.

Anlatmak istediğimiz şudur: Halk nasıl ise iktidar öyle olur. Nasıl yönetilmek isteniliyorsa o şekilde yaşamak şarttır. Yoksa gökten bir mucizenin gelmesi ve her şeyin bir günde değişmesi ancak filmlerde şahit olunacak bir durumdur.

Fatih Gilik

Düzenleme : 28 Temmuz 2020 19:30 Okunma : 541