Karamandan.com

Karamandan.com

27 Kasım 2020 Cuma
Ya sonra?
Çeyrek asırdır nefes alıyorum.
Kategori : Köşe Yazıları
23 Ekim 2020 10:39
 
Ya sonra?
karaman

Çeyrek asırdır nefes alıyorum.

Şahsi kanaatime göre bu dünya üzerinde en şanslı sayılacak bir kuşağın temsilcisiyim. 

Ne her şeyden şikâyet eden alzaymır arifesinde kart bir ihtiyarım ne de hayata karşı bir duruşu dahi olmayan boş beyinli bir ergen. Öyle bir hayat yaşadım ki tarifi ve tekrarı mümkün değil. 

Bir hayat düşünün ki yarısında teknolojiden yoksun eski dünyanın en güzel yılları, diğer yarısında modern zamanın tüm imkânları… 

Bizim kuşak cep telefonu denen meretle lise yıllarında tanışmıştır misal. Şimdi elinde son sistem İphone ile gezen ancak basit bir alarm kurma hadisesini dahi torunlara havale eden kuşaktan oldukça ileridir. Fakat aynı nesil olarak o telefonların icadından önceki yılları da gayet tabii hatırlarız. Zira bize kimse eskiden şöyleydi yeğenim havası atamaz. Bahsedilen yıllarda ömrümüzün en güzel yılları –çocukluğumuz- geçmiştir çünkü. 

Cebimizde her an ulaşabilecekleri bir aygıttan yoksun olarak akşam ezanını alarm kabul ederek eve koşturduğumuz yıllarımız da oldu bizim, aynı sokakları yok ederek dikilmiş apartmanlarda dizilmiş modern evlerimiz de.

İşte o tarihi farka milenyum dedi insanlık.

Hangisi daha iyiydi şimdilerde kestirmek oldukça güç olsa da ikisinin birbirine üstün gelmeyeceği de mutlak bir gerçek.

Milenyum öncesi hepimizin televizyon harici bir eğlencesi de akşam oturmalarıydı. Tüm aile bir araya gelir ve çeşitli konularda fikir beyan ederdik. Çocuklar önemle dinlenir ve onlara ince bir balansla kültür aktarımı yapılırdı. Bu aktarımlarda bize gizliden bir de ahlak bilgisi aşılanmaktaydı. Bir bilmece ile zekâmız ölçülür veya bir masalla iyilik edenin iyilik bulacağı su götürmez bir şekilde zihnimize kazınırdı. Masal deyip geçmeyin neredeyse hepsi bir çeşit ilkel subliminal mesaj hüviyetindeydi. Kötülük yapan Allah’ından buluyor, iyilerse bu dünyada adeta cenneti yaşıyordu. Çocuk aklımızla hemen karar veriyorduk iyilikte dünya markası olmaya. Aksini düşünmeye dahi korkuyorduk. 

***************************************************

Bir akşam mutlu sonla biten bir masalın hemen ardıydı.

“Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” diyecekti ki annem bir anda aykırı bir hareketle ömrümde ilk kez bu sahneye itiraz eden bir kisve ile gürledim:

“Ya sonra!”

Annemin suratıma şaşkın bir ifade ile bakarken kekeleyerek mırıldandığını gördüm.

“Sonrası yok mutlu olmuşlar işte”

Olmazdı ki öyle olmamalıydı.

Çünkü bir hikâye – masal gibi olağan dışı bir şey olsa bile- ancak ölümle biterdi. Aksi halinde aksiyon devam etmeliydi.

O anı ve o an hissettiklerimi aradan geçen onca yıl boyunca asla zihnimden silemedim. Hayatım boyunca koşulsuz güvendiğim annemin beni eksik bilgilendirdiğini –ömrümde ilk kez-  düşünüyordum. 

Ne demek sonrası yoktu.

Bilmiyor muydu yoksa öğrenmemi istemiyor muydu?

Böyle bir ruh haliyle kapattığım gözlerimi ertesi gün ve devam eden günlerde kendime bu soruyu sorarak gün geçtikçe daha da az kapatır olmuştum. Yaşımın da etkisiyle hemen her şeyi sorgulamaya müsait durumdaydım.

Bana söylenen her şeyi “Ya sonra” sualiyle karşılıyor ve nihayetinde aşırı saçma kabul ediyordum.

Yıllar bu sorunun gölgesi ve ilhamını aramak üzerine geçti.

Ya sonra?

İnsan bu soruyu ömründe kaç kez kullanır.

Veya kaç kez kullanmalıdır?

***************************************************

Ekranları başında bizi izleyen milyonlar var diyerek kasılan televizyon şeysinin son sürat sunmakta olduğu haber başlıklarını peşi sıra sıralamasını keyifle izliyorum. Öyle şeyler anlatıyor ki insanın hepsini hazmetmekte zorlanacağı fikrine kapılıyorum.

Bir adam karısını bilmem kaç yerinden bıçaklamış.

Bir ünlü bir mekânda bilmem kimle el ele görüntülenmiş.

Siyasiler yine birbirine girmiş. Olay bu sefer mahkemeye taşınacakmış…

Bir futbolcu sosyal medyada bir taraftara küfretmiş, sosyal medyada futbolcunun destekçileri adamı linç etmiş.

Hepsini tek tek sıralamaya lüzum görmüyorum. Zira bunları başlıklar halinde yazmak için yazar gömleği giymeye gerek yoktur. Okuma yazma bilen herkes, bunların kat be kat fazlasını sıralayabilir. Denemesi bedava…

Benim kanaatime göre asıl sorgulanması gereken noktanın oldukça uzağında bulunuyoruz.

Çünkü hepimiz “Ya sonra” diye sormaktan aciz birer takipçi hüviyetindeyiz.

Onlar sıralıyor.

Biz ezberden sayıyoruz.

Yarın bir daha. 

Bir daha ve bir daha…

*************************************************

Bu düşüncelerden yaklaşık beş dakika önce mucizevî bir şekilde kurtuldum. 

Bir anda gelişti.

Karanlık bir odaya şans eseri dokunan zerre hüviyetinde bir ışık parçacığı gibi bu ilham sanki tüm bedenime nüfuz etmişti. Yerimden fırlayarak kağıt kalem aramaya başladığımda tüm ev halkı başıma bir şey geldiğinden endişe etti. Bir yandan koşturuyor bir yandan da hepsini sakin olmaya davet ediyordum. İçimde yıllar evvel annesine o masum soruyu soran çocuğun heyecanı ve isteği bastırılamaz halde vücuduma geri dönüyordu sanki. 

Buzdolabı kapağında bulduğum tükenmez kalemi bir çırpıda alarak odama koşturuyor ve bir kâğıda aceleyle “Zirve takıntısı” yazıyordum.

İşte yıllardır aradığım cevap buydu. 

Yıllar önce kendime sorduğum meşhur sorunun cevabı.

Sonrası yoktu; olmasına gerek de yoktu.

Zira insan bir hususu ancak zirvesinde ilgi çekici buluyordu. Aksi halde çekici gelen her şeyin bir bayağılaşma sürecine girmesi muhtemeldi ki bu da güzellik ve estetik kavramlarının ruhuna aykırıydı. 

İnsan için her şey zirvesinde makbuldü.

Bir düşünün;

Kerem Aslı’ya kavuşuyor ve muhteşem bir düğünle evleniyorlar. Sonra birkaç cicim ayı nihayetinde gelişen aile içi huzursuzluklar ve akabinde karısını döven bir Kerem profili dinlesek sevebilir miyiz? 

Yahut ayakkabı ayağına tam oturdu diye gerçek prenses olduğu anlaşılan Kül Kedisi’nin, dört çocuk doğurmuş ve yüz yirmi kilo olmuş hali bize çekici gelir mi?

Okuduğum, yazdığım, izlediğim her yerin, zirvede –yarım- bırakılmış düşüncelerle dolu olduğunu ilk kez dehşetle fark ediyorum.

Çocuklara bakıyorum büyümek istiyorlar.

Yaşlılar ise estetik operasyonlarla küçülmek telaşında.

Her ikisi de yaşamın zirvesi olan gençliğin hayali ile yanıp tutuşuyor.

Cuma, pazartesine nazaran daha sevimli çünkü hafta sonu tatili de bir çeşit zirve hüviyetinde.

Sahip olduğumuz her şeyle şahsi zirvemizi yakalıyor daha sonra bize dikte edilen yeni zirvelere dikkat kesilerek oların ardına düşüyoruz.

Bir ömrü işte tam da böyle yele verip savurduğumuzu fark dahi etmiyoruz.

Ömür dediğimiz şeyin aslında yarım bırakılmış hikâyeler mezarlığından başka bir şey olmadığını keşfetmemize imkan yok. Zira etrafımızda dönen her bir kavram bu sistemin sarsılmaz bir parçası konumunda.

Son sistem bir telefon için yarım sene çalışıyor ve kendimizi zirveye taşıyoruz. Sonra bir üst modeli çıkıyor. Hobaa! Hadi bir daha…

Bu örnekler ne yazmakla ne de saymakla bitmeyecek kadar çok.

Televizyonda yayınlanan haber başlıklarına bir daha bakacak olursak.

Ne demişti televizyon şeysi:

Bir adam karısını bilmem kaç yerinden bıçaklamış.

Bir adamın karısını doğraması haber değeri taşıyor çünkü cinayet işlemek caniliğin zirvesi!

Bir ünlü bir mekânda bilmem kimle el ele görüntülenmiş.

İnsanlar tarafından tanınıyor olmak ve meşhurluk bilinçaltımızda ulaşılamaz en büyük zirvelerden birisi ve buna ulaşmış bir insanın tuttuğu elden kullandığı peçeteye kadar her bir nesnesi bizim için zirve sayılabilecek bir kavram.

Siyasiler yine birbirine girmiş. Olay bu sefer mahkemeye taşınacakmış…

Ülke yönetiminde söz sahibi olmak ve bu sıfatı taşıyan başka bir kimseyle kavga etmek… Ne muhteşem bir haz!

Bir futbolcu sosyal medyada bir taraftara küfretmiş, sosyal medyada futbolcunun destekçileri adamı linç etmiş.

Senede milyon dolarlarla sadece bir topu kovaladığı için oynayan bir adama hayranlık besleyip ona ve zirvedeki konumuna laf ettirmemekten daha kutsal ne olabilir öyle değil mi?

Peki, benim sorumu sorarsak ne olacak?

Adam muhtemelen müebbet alacak ve geri kalan ömrünü hapiste geçirecek ki bunda ilgi çeken bir haleti ruhiye ne yazık ki yok.

Ünlü isim paranın ve şöhretin etkisi ile bulaştığı uyuşturucu batağında hem maddi hem de manevi değer kaybedip – muhtemelen- gözlerden uzak ve sefil bir hayat yaşayacak. İğrenç!

Siyasilere girmiyorum bile. Birkaç yıl sonra –iyi şeyler yapmış olsalar dahi-  galiz küfürlerle yâd edilecekler. Ecevit, Demirel, Özal neden artık haber bültenlerinde anılmıyor sizce?

Tüm bu düşünceler ve tespitler gösteriyor ki biz “Ya sonra” demeye başladıktan sonra her şey berbat bir hal alacak. 

Bu büyüyü bozmaya hakkımız yok!

Masallarda bile geçemediğimiz o eşiği atlayıp bir sonraki hamleyi görmeye hakkımız yok.

***************************************************

Başlarken çeyrek asırdır nefes alıp veriyorum demiştim.

Dünde kalan her günün aslında bu güne nazaran zirve(!) olduğunu ve ömrümü olmayacak işler için bozuk para gibi harcadığımı anladığım vakit, kendime basit ama sarsıcı bir soru sorma zamanının geldiğini anladım.
Ya sonra?

Artık nefes alıp vermiyorum.
Yaşıyorum!!

Sinan Örs

 

Okunma : 1206
sağlam pen
Yavuzlar iplik
karaman


guney sigorta
Gündem haberleri
Karaman'da Genç Kadın Banyoda Ölü Bulundu!
25 Kasım 2020 Okunma: 12338 Asayiş
Park Karaman Alışveriş ve Yaşam Merkezi Açıldı
26 Kasım 2020 Okunma: 11197 Ekonomi
Karaman Özel Selçuklu Hastanesinin acı günü
26 Kasım 2020 Okunma: 9626 Gündem
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın