Mühim, pek mühim - Beş; Dışarı çıkmak iyi oldu | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - Beş; Dışarı çıkmak iyi oldu | Karamandan.com - Karaman Haber

01 Kasım 2020 Pazar
Mühim, pek mühim - Beş; Dışarı çıkmak iyi oldu

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

Zira evet, artık içerinin o boğucu havasından kurtulmamda fayda var. Yağmurun etkisi halen mevcut. Nemli havayı bütün hücrelerime değin içime çekiyorum. Son bir kez Kuduz abinin mekânının tabelasına bakıyorum: Yiğit Kıraathanesi.

Eve aheste aheste gitmek istiyorum. Yağmur sonrası güneş, kendini biraz da naza çekerek salondaki misafiri sayan evin en küçük çocuğu misali kapının kenarından kendini bir belli ediyor, bir kayboluyor. Ardından aynı çocuğun mutfakta tereddüde düşüp kaç kişi olduğundan emin olamayışı gibi bu defa bir kez daha kendini gösteriyor ve tekrar kayboluyor. Baharın bu son yağmurları doğaya, sezon kapanmadan son kampanya gibi geliyor. Ağaçlar mütebessim sanki. Çiçekler son bir kez geriniyorlar, sanki üzerlerindeki o mahmurluktan kurtulmak istercesine.

Biraz ileride üç dört genç, üst geçitten geçmenin yorucu ve uzun süreli olacağı düşüncesiyle üstleri başları çamur içerisinde, ortadaki mavi demir çitleri bir bir kırmaya ya da komple devirmeye ya da en azından belli bir kısmını eğmeye çalışıyorlar. Bir diğer tarafta, dolmuş durağında sıra bekleyenler ilişiyor gözüme. Birileri sıra veriyor, bir anda âşık oldukları kişilere. En azından bu kadar uzun sıradaki böylesi büyük bir fedakârlığın ardından ümitler azaldıkça, bir an, başlangıçtaki o büyük aşk, “değmezmiş” moduna evrilirken, kulaklığı ile müzik dinleyen ve bu kadar olan biten hakkında zerre bir fikri olmayanlar da sıranın kendilerine gelmiş olmasının mutluluğu ile hızla kendisini bekleyen arkadaşlarına, ailelerine ya da sevdiklerine mesaj atıp hareket ettiklerini yazıyorlar. O esnada, Paris’teki bir işletmede garsonluk yapan Sri Lanka kökenli delikanlı, sokakta kalan, uzaktan sevdalandığı kıza bedava kahve verdiği için işten kovuluyor. Parayı kendi cebinden ödediğini patronuna söylese de prensip gereği bu durum, süreci zerre miktarda etkilemiyor.

Bir süre daha ilerledikten sonra bir kalabalık dikkatimi çekiyor. Gerçi kalabalıktan gelen büyük bir uğultu da söz konusu. Gecenin bir yarısı, dört camı açılmış bir arabanın son Çin teknolojisi teybinden çıkan boğuk gürültüyü andırıyor. Şayet birisi yaralanmışsa ben de yaralıyı öldürmek için “ne olmuş kalabalığı”nın arasına katılmak için adımlarımı sıklaştırıyorum. Biraz daha ilerliyorum. Aralardan “pardon” diyerek bu büyük merakımı gidermeye gayret gösteriyorum. Elleri arkadan mavi bir iple bağlanmış bir adam çıkıyor karşıma.

Halkanın tam ortasında o var.

İki dizinin üstüne oturmuş vaziyette. Başı öne eğik. Burnunda birkaç damla kan.  Kendi ölümünü izlemeye razı olmamış gibi. Ölenin öldürülmesinde hiçbir dahli olmayan, silahın bir anda eline tutuşturulduğu, henüz reşit olmadığı için ailenin büyüklerine göre daha az yatacağı ümit edilen delikanlı gibi. Hem hiddet dolu hem mahzun.

Art arda sorular soruyorlar adama. Bu soruların yargılayıcı, itham edici, kınacıyı etkileri kullanılan kelimelerden ve ses tonlarından belli oluyor.

“Neden böyle bir şey yaptın?”

“Ne işine yarayacak sanki?”

“Hiç mi utanma yok sende?

“Bu devirde, göz göre göre yapılacak şey mi bu?”

Dayanamıyor, benden sonra geldiği, soluk alış veriş hızından belli olan birisi “ne oluyor burada?” diyor.

Bir gür cevap geliyor aradan:

“Bu utanmaz arlanmaz adam, şu güzel havada, gökkuşağının mavisini çalmış!”

Arkadan, emekliliğinden hiç hazzedilmeyen bir amca, sağ elindeki gazeteyi havada iki kez savurarak günlük sitem kotasının bir aşamasını daha geride bırakıyor;

“Ne günlere kaldık yahu!”

Bir başkası, yeni bir soru sorana gökkuşağını gösteriyor.

“Bak, yok işte! Çalmış güzelim maviyi.”

Düzenleme : 22 Ağustos 2020 08:52 Okunma : 1679