Mühim, pek mühim - Dört; Elini masaya vurarak: “Otur yerine koçum bir soru sordum, soru net değil mi?” | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - Dört; Elini masaya vurarak: “Otur yerine koçum bir soru sordum, soru net değil mi?” | Karamandan.com - Karaman Haber

01 Kasım 2020 Pazar
Mühim, pek mühim - Dört; Elini masaya vurarak: “Otur yerine koçum bir soru sordum, soru net değil mi?”

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

Oturuyorum. Ayaklarım uyuşmuş. Ortam, bir anda akşam kasayı kontrol eden patronun hâsılatta açık yakaladığı an gibi gerginleşiyor. Ama bu kez işlemiyor bana. Gözdağı vermeye çalışıyorlar. Sanırım sordukları soru üzerinden sorunu –ki bu sorun her ne ise artık– bana ihale edecekler. Psikolojik harp uyguluyorlar. Şayet o, bu şekilde bir şey ise.

Onu uzaktan her gördüğümde, her takip edişimde, büyük fay hatları oluşuyor ciğerimde. Hatta bu durumu bile düşündükçe rahatlıyorum. En fazla ne yapabilirler ki diye olası ihtimalleri düşünüyorum. İstedikleri cevapları veremezsem, en kötü ihtimalle öldürürler beni. Sonra da bu ölümü intihara çevirirler.

Sorun yok.

Her an ölmeye hazır olunması gerektiğinin idrakinde yaşıyorum zaten. En azından böyle olmaya çalışıyorum. Şu anki konsepte bakarsam, bu bile mantıklı. İşkence uygulayabilirler mesela bir diğer ihtimalde. O’na kavuşamamamın yanında, işkence nedir ki? İyi de “o kim?” sorusu da akla gelmiyor değil şu anda. O işte. Kâfi değil mi? Son ihtimalde beni günlerce, aylarca ve hatta yıllarca burada tutabilirler ve işin garibi burada ne kadar kaldığımı dahi bilemem ve işte o zaman yavaş yavaş format atmış olurlar zihnime. Klasörleri bir bir boşaltırlar. Buna çoktan razıyım. Kavuşamamak kaderse, unutmak da kader olmalı. “Bak bu cümle fena değil işte” diye düşünüyorum. Madem O’na kavuşamıyorum. O halde her şey bir anda yok olur. Yeni alınmış, ancak bir an evvel eve götürülmesi gereken tekerlekli boş bir valiz gibi gezerim ortalıklarda. Satılması imkânsız, yürüyen çamaşır makinesi gibi her sabah ikinci el ev eşyası satan dükkânın önünde yerimi alırım. Geleni geçeni boş boş seyrederim. Ayağım takılır, güneş gözümü alır, birileri benim düşündüğüm gibi değil, kendilerini bildikleri gibi anlatırlar isimlerini cisimlerini, vitrinlere bakarım yürürken, bir işe girerim düşünmemi gerektirmeyen, dayanamam ara sıra birkaç mısra kaleme alırım, yatarken tavana bakarım, bir önceki gecenin kâbusunun devamını görürüm, uyanınca terliklerime ilişir bakışlarım, yediğim dayaklar aklıma gelir, böğrüm ağrımaya başlar, her sakal tıraşı olurken aynayla sadece suratımı kesmeyeyim diye irtibat kurarım. Onu görsem de tanımam! –ki en kritik mesele bu.

Ortadaki halen masaya vurduğu elini kaldırmıyor. Ben bir anda kendime geliyorum. Acaba diyorum, bütün bu düşündüklerim ya da bütün bu manasız saçmalıklar, zihnimdeki bu ilgili ve ilişkiden uzak cümleler ve kelimeler, onların yavaş yavaş başarılı olmaya başladıklarının bir kanıtı, bir göstergesi olabilir mi?

“Bu sorunun cevabı bizim için çok mühim. Sen belki şu andaki süreci çok fazla ciddiye almıyorsun, ama durum tahmin ettiğinin de ötesinde bir boyuta sahip. Zira vereceğin cevap (…)”

Cevabı vereceğime inanıyorlar. Bu takdire şayan bir yaklaşım.

“(…) şu an içerisinde bulunduğumuz birçok durumu anlamlandırmaya yardımcı olacak.”

“Oysa her şey güzel başlamıştı. Âlem bir vesile ile nizam ve intizama kavuşacaktı. Olması gereken bu idi. Henüz burjuvazi yoktu. Her şey çok güzel başlamıştı oysa. Ama her zaman her ümit edilen şey ümit edildiği şekilde gerçekleşemeyebiliyor, öyle değil mi?”

İlk kez bana göre soldaki ile karşı karşıya geliyoruz. Gerçekten çok şık giyimli biri. ‘70’lerin İtalyan filmlerinden çıkmış gelmiş gibi. Hatta eminim o gözlükler bile o dönemden kalmadır. Yahu, hala kaytan bıyık bırakan var mı?

“Ne anlatıyorsunuz beyefendi?” diyor. O esnada, İsviçre’deki bir memur hayatındaki her şey mükemmel olduğu için bu buhrana daha fazla dayanamayıp intihara meylediyor bir kutu ilaçla.

Odada ilk kez nezaket dolu bir hitap duyuyorum. Başarılı oluyor.

Afallıyorum.

“Bakınız, ne anlattığınızdan emin değilim. Lakin büyük bir cinayetten söz ediyoruz ve yanıtın sizde olabileceğine dair (…)”

Hızla piposundan çekip dumanını savuran ortadaki, “olduğuna” diyerek düzeltiyor.

“(…) olduğuna dair istihbaratımız söz konusu. O sebeple bence konuşmanızda fayda var.”

“Anlatıyorum işte” diyorum, ama ortadakinin harareti dinecek gibi değil. Yanlışlıkla tutuşturulan bir römork dolusu anızı andırıyor.

“Bildiğim bir şey olmadığı için ya bilmediğim bir şeyler söyleyeceğim ya da bu şekilde saçmalayacağım.” 

“Maval okuma koçum!” diyerek hiddetleniyor bizimki.

“Efendim zorlamayalım” diyor yine soldaki. “Biliyorsunuz, konuşması lazım. Ortamda sağlıklı bir şekilde sürecin ilerlemesine mani olacak bir hava oluştu.”

Ne kadar da haklı. En son ayağıma taş bağlayıp kendimi serin sulara bırakmak isterken gerilmiştim bu denli.

“Haklısın, biz biraz hava alalım ve burada dinlensin eleman” deyip ayağa kalkıyor.

Dışarı çıkıyorlar.

Düzenleme : 15 Ağustos 2020 22:07 Okunma : 960