Mühim, pek mühim - On dört; Acilen çıkmam lazım | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, pek mühim - On dört; Acilen çıkmam lazım | Karamandan.com - Karaman Haber

15 Ocak 2021 Cuma
Mühim, pek mühim - On dört; Acilen çıkmam lazım

Samet Zenginoğlu’nun “Mühim, pek mühim” adlı romanının bölümleridir. Önceki bölümleri için tıklayın…

“Çıkmam lazım, buradan. Acilen çıkmam lazım”

“Sayıklıyor.”

“Aynen.”

“Hala konuşmamış olması, bir şeylerin emaresi olabilir mi?”

“Çıkmalıyım, daralıyorum. Çıkmam lazım buradan.”

“Yani o kadar dozu siz alsanız, bu makama nasıl atandığınızı bile anlatırdınız. Ancak bu delikanlı halen bir şeyler bildiğine dair bir ipucu dahi sunmadı.”

“Çıkmalıyım!”

Hem onları hem de kendi sesimi duyduğuma göre yavaş yavaş kendime geliyorum. Halen burada olmamayı ümit ederdim. Sol kolumu tutuyorum. Nasıl bir şey enjekte ettilerse halen müthiş bir yanma var kolumda.

Odanın kendisi artık komple pipo olmuş. Beni burada öldürmezlerse bile pasif içicilikten birkaç haftaya giderim diye tahmin ediyorum.

Üçlü aralarında tartışıyor. Demek ki ben kendime geliyor olmama rağmen, onlarda şu anlık bir ilerleme söz konusu değil. Soldaki ortadakine:

“Belki de yöntemimiz yanlış” diyor.

Ortadaki bu görüşten pek memnun görünmüyor. Bir dinleyicinin detaylarına çok vakıf olmadığı bir konuda soru sormasının ardından bozulan bir konuşmacı gibi karşılıyor bu öneriyi. Sağdakine bakıyor. O, kararsız. Hayatta en sevilen insan tipini andırıyor şu an. Lehte ya da aleyhte kritik konularda fikrini beyan etmeyen, hatta bu fikrini beyan etmemesinin dahi fark edilmesinden korkarak ortalıklarda görünmemeye gayret eden, doğrudan kendisi ile ilişkili olmayan bir konuda, hatırladığım kadarıyla da bir bibloda da tam solda yer alan üçüncü maymuna benziyor bu sevilen tip. Soldaki, bakışlarından ısrarlı olduğunu belli ediyor. Dolayısıyla ortadaki de, “o halde buyurun” diyor. O esnada, Kuzey Kore, yeni bir füze denemesi gerçekleştiriyor okyanusta.

Teslim edileceğim, bıçağı kör kasabın belli olduğunu hissediyorum.

Yolu açıldığı için, sözü alıyor:

“Şu şekilde ilerlemekte fayda var sanırım. Sizinle paylaşmak ve cevabını almak istediğim üç soru var.”

“Üçüne de cevap verirsem, bırakacak mısınız beni?” 

“Zannediyorum, şu an pazarlık yapacak konumda değilsiniz?”

“O halde pazarlığın konusu benim.”

İlk kez dişlerini görüyorum üçünün de. Cevabım karşısında kendilerini tutamıyorlar. Ancak bir anda müdürlerini karşılarında gören yeni memurlar gibi anında toparlanmayı da ihmal etmiyorlar.

“Şimdi beyefendi, neden burada olduğunuz hakkında bir fikriniz var mı?”

Yani şimdi, klasik İngiliz ajanı rolüne bürünmeleri gerekmiyor. Lakin nedense izledikçe öykünmüş olabilirler. Aklıma gelen düşünce bu ve benim de bu formatta cevap vermem gerekiyor.

“Bu sorunun yanıtını sizin vermeniz gerekmiyor mu?”

Alaycı bir bakış atıyor önce ortadakine, sonra bana.

“Bu bağlamda sormadım sorumu. Yani, şu bağlamda sormak istiyorum; sizce sizin burada olmanızı sağlayan şey nedir? Böyle olması gerektiği için mi buradasınız, yoksa kendiniz burada olmanızı gerektirecek hamleler mi gerçekleştirdiniz?”

Bu nasıl bir soru? Şayet buradan çıkabilecek olsaydım bile, daha ilk sorudan yere çakılmıştım.

“Bilmiyorum.”

“Bu bir cevap sayılmıyor maalesef. Şu anki sürecin uzamasını istemiyorsanız, inandığınız bir cevabı duymak isteriz.”

“Peki, o halde” diyorum. “Burada olmam gerektiği için buradayım. Lakin bunun kendi adımlarım, sizin tabirinizle kendi hamlelerim neticesinde olduğuna da inanmak istiyorum. Aradaki ince çizgi, düştüğüm durumla doğrudan ilgili. Şu an beni sorguluyor değil de, alkışlıyor olsaydınız. O zaman ben istediğim için burada olurdum büyük ihtimalle. Fakat (…)” Sol kolum halen yanıyor. “(…) şu anki halimden ötürü iki seçenek arasındaki önceliğimin farklı olduğunu ifade etmem gerekiyor.”

“Güzeeel.”

Seviniyorlar.

Şimdi, ikinci soruya gelebiliriz, “diyelim ki, bir kişide, nadir bir bilgi var. Sizce bu kişinin bu bilgiyi paylaşması gerekmez mi?” O esnada, nadir bir bilgiye sahip olduğu düşünülen Malezyalı bir ismin, Küba’ya iner inmez zehirlendiği duyuluyor.

Nedenini bilmiyorum, ama soruların gideceği yön ve muhtevaları hakkında bir kum tanesi kadar bile fikrim olmamasına rağmen, sorular bana has değilmiş de genel özelliğe sahip sorularmış gibi hareket ediyorum.

“Bu sorunun cevabının üç boyutu var.”

Dikkat kesiliyorlar. Soldaki diğer ikisinden daha mutlu. Karşılarına çıkan çatallı yolda, gidilmesi gereken güzergâh tercihini o yapmış da hakikaten de o yol, varmalarını ümit ettikleri yere onları ulaştırmış gibi mutlu.

“Birinci boyut en önemli olanı. Yani her ne ise o nadir bilgi, bir kere o kişide olduğundan emin misiniz? İkincisi, şayet onda olduğundan emin iseniz, bilgiyi paylaşması hem kendi hem de insanların lehine ise, o halde elbette paylaşmasında bir beis yoktur. Ama yok, üçüncü açıdan, eğer bu bilgiyi paylaşmasının ardından ne kendine ne de insanlara bir yararı olmayacaksa ve dahi bu bilgi sadece soruyu soranların işine yarayacaksa o şey ile ölmelidir.”

Hafiften öne doğru gelip kollarını çapraz şekilde masanın üzerine koyuyor. Satranç masasındaki son kritik hamlesini yapmak ister gibi.

“Merak etmeyin beyefendi. Birincisi, o bilginin o kişide olduğuna eminiz. İkincisi ise, şayet bu bilgiyi paylaşırsa hem kendine hem de insanlığa, bakınız insanlara demiyorum, insanlığa fayda, katkı adına ne derseniz sağlamış olacak.”

Diğer çalışma arkadaşlarına onay beklercesine bakıyor. Bir riskli hareket yapacak olan çocuğun, bu hareketin riskli olduğunu bilmesine rağmen annesinden onay almak istemesini andırıyor bu durum.

“Anladım, lakin aradığınız cevap bende değil.”

Ortadaki devreye giriyor;

“Belki de aradığımız cevabın ta kendisi sensindir delikanlı!”

Varmak istedikleri yeri az buçuk kestiriyorum. Ama o yeri şu an tanımlayabilecek ümidi de kendimde göremiyorum.

Bir ekip ruhu ile destek beklercesine, tıpkı gergin bir nikâh masasında suratı asık gelinin tarafına baktıkları gibi, sağdakine bakıyorlar.

“Elbette diyor, haklısınız.”

Diğer ikisinin birden yüzlerinde güller açıyor.

“Çünkü İbn Haldun’un umran meselesine bakışı çok dikkate şayandır. Gerçi daha sonra o kelimenin de içini dolduramadan boşaltmayı başardık. Medeniyet, uygarlık gibi kavramlar geldi sonradan. Hatta şunu not düşmeliyiz ki, mevcudu anlayabilmek için bile asabiyeyi tam manası ile fark ve idrak edemedik. Bunu net bir şekilde belirlememiz lazım. Ve fakat şu detayı gözden kaçırmayalım derim.”

Sanırım bu detay her ne ise özellikle benim gözden kaçırmamam gerekiyor, bu esnada göz teması kurmamızdan bunu anlıyorum.

“Uygarlık denilen şey, şayet varsa öyle bir mefhum, Robinson Crusoe’da şekillenir. Oysa medeniyet dediğimiz şey, Hay bin Yakzan’da tecessüm eder. Çünkü biliyorsunuz, çağdaşlık (…)”

Ortadaki araya girmeye çalışıyor. Bir aile toplantısında söylenmemesi gereken bir şeyi söylemiş gibi bakıyor sağdakine. Ardından yavaşça ona doğru eğilerek fısıltı ile birkaç şey söylüyor.

Zilin sesi duyuluyor.

“Öyle mi, pardon. Gerçekten çok özür diliyorum. Evet evet, gayet haklısınız bu bağlamda, bu bilginin paylaşılmasında fayda var.”

“O halde” diyor soldaki, yeniden sazı eline alarak, ancak sazın tellerinin olmadığının farkında olmayarak, bin zahmetle yapmış olduğu kumdan kale, lüzumsuz bir dalga ile zarar almış çocuk gibi hafiften gerilerek, “üçüncü ve son soruya gelebiliriz.”

Burada kalmayı averajla garantilediğim için “buyurun” diyorum.

“Yakup’u kim öldürdü? Cevap bekliyoruz!”  

Düzenleme : 07 Kasım 2020 09:11 Okunma : 1515